gototopgototop
  1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer>

EBRU KURSU

ebrumnst

EBRU KURSU

6098 SAYILI TÜRK BORÇLAR KANUNU EĞİTİM SEMİNERİ

borclark


Anadolu Hukuk Derneğimiz,
Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Melikşah Üniversitesi Hukuk Fakültesi
işbirliği ile düzenleyeceğimiz “6098 SAYILI TÜRK BORÇLAR KANUNU EĞİTİM SEMiNERi”
programımıza katılımlarınızdan onur duyarız.
Anadolu Hukuk Derneğimiz,Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Melikşah Üniversitesi Hukuk Fakültesiişbirliği ile düzenleyeceğimiz “6098 SAYILI TÜRK BORÇLAR KANUNU EĞİTİM SEMiNERi”programımıza katılımlarınızdan onur duyarız.
borclarb

5941 SAYILI ÇEK KANUNU'NDA YAPILMASI DÜŞÜNÜLEN DÜZENLEMELER İLE İLGİLİ ANADOLU HUKUK DERNEĞİNİN GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİ

 basinaciklamasi

Sayın Vekilim

Bir süredir kamuoyunda 5941 sayılı Çek Kanunu’nda değişikli yapılacağı ve değişiklik ile birlikte karşılıksız çek keşide edenlere karşı kanunda mevcut olan cezai yaptırımların kaldırılacağı yönünde haberler yapılmaktadır.

Anadolu Hukuk Derneği olarak bizler 5941 sayılı Çek Kanunu’nda yapılması düşünülen düzenlemenin hem Anayasa’ya hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olacağını, böyle bir çalışmanın teklif haline gelmesi ve kanunlaşmasının hukuku ters yüz edeceği, ekonomik ve sosyal hayattaki dengeleri altüst ederek, sosyal barışı ve kamu düzenini bozacağını düşünüyor ve bu hususların gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçeklik olduğunu ifade etmek istiyoruz.

Bilinmesini isteriz ki toplumumuzun kahir ekseriyeti görüşümüzü paylaşmaktadır.

Konu ile ilgili görüşlerimiz ve gerekçelerimiz ekte ifade edilmiş olup 5941 sayılı Çek Kanunundaki cezai düzenlemelerini Anayasaya aykırılığı iddiası ile ilgili yapılan başvuru ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu 17.03.2011 tarihli Red kararının da nazara alınmasını ve gereğinin yapılmasını saygılarımızla arz ve talep ederiz.  23.12.2011

Av. Halil İbrahim AKKAŞ                                                                                                    Anadolu Hukuk Derneği Başkanı

Sayın Vekilim,

Bir süredir yazılı ve görsel basında 5941 sayılı Çek Kanunu’nda, değişiklik yapılacağı ve özellikle karşılıksız çekler için öngörülen hapis cezasının kaldırılacağı yönünde haberler çıkmaktadır. Konunun aynı zamanda yüce meclisin gündemine geleceği yönünde de bilgiler bulunmaktadır.

Kanunlar toplum ihtiyaçlarına uygun olarak şekillenen ve gerektiğinde değişiklikler yapılmak suretiyle yenilenebilen düzenlemelerdir. Kanunlarda yapılacak düzenlemenin bir ihtiyaçtan kaynaklanması ve bu ihtiyacın kamu yararı kapsamında zorunlu bir hale gelmesi gerekir.

İdarenin temel görevi ve amacı kamu düzenini sağlamak ve bu düzenin devamı için gerekli tedbirleri almaktır. İdare kamu düzeninin bozulması veya ortadan kalkması durumlarını önceden tespit ederek ihtiyaç duyulan alanlarda bu gibi olumsuzlukların önüne geçecek düzenlemeleri yaparak kamu düzenini ve sosyal barışı tesis eder.

5941 sayılı Çek Kanununda değişiklik çalışmaları ile ilgili olarak kamuoyuna yansıyan gerekçelerin (ekonomik suçlara ekonomik ceza verilmesi gerektiği)  kamu düzenini tesis etmek bir yana ekonomik ve sosyal barışa zarar verecek neticeleri ile kamu düzeninin bozulmasına neden olacağı hususunu dikkatlerinize sunmak istiyoruz.  Zira yapılması düşünülen düzenlemeye gerekçe gösterilen hususların hiçbirinin  Türkiye gerçekleri ile bağdaşmadığı açıktır.

Ticari hayattın vazgeçilmez enstrümanlarından olan çek, tıpkı para gibi bir likitide aracıdır. Ticari hayatta paradan sonra en çok kullanılan tedavül aracı olan çek, bu özelliği ve yoğun kullanımı nedeniyle özel bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmuş ve ticaret hukukunda ve yargılama faaliyetlerinde çek üzerinde özenle durulmuştur.

Çek ile ilgili mevcut kanuni düzenlemeler ve bu düzenlemelerdeki öngörülen yaptırımlar nedeniyle çek, ticari hayatın en önemli aracı haline gelmiştir. Çek bu özellikleri nedeniyle ekonomik canlılığa katkıda bulunduğu gibi ticari hayatı zinde ve güvende tutmaktadır. Ticari canlılık, ekonomik kalkınmayı, ekonomik kalkınma ise sosyal barışa katkı sağlamaktadır.

Bu kadar önemli bir piyasa aracı olan çek ile ilgili düzenlemeler,  aynı zamanda kamu düzeni ile yakından alakalıdır. Kamu düzeni, ancak komu otoritesinin etkinliği ve etkililiği ile sağlanır. Bu nedenle karşılıksız çek için öngörülen yaptırımların etkili olması zorunludur.

Karşılıksız çek için 5941 sayılı kanunda öngörülen hapis cezası, son derece isabetli bir düzenlemedir. Karşılıksız çekler için getirilen hapis cezasının kaldırılması ve ekonomik suça ekonomik ceza verilmesi yönünde bir düzenleme yapılması, ticari hayata sekte vuracak, ticari faaliyetlerin canlılığını yok edecek ve ekonomik ve sosyal barışı bozacaktır.

Bu anlamda kamu düzeni ile yakından alakalı olan Çek Kanunu’ndaki mevcut yaptırımlara aykırı düzenleme girişimleri hukuki olmayacağı gibi, ülke gerçekleri ile bağdaşmayacağı ve  makul da olmayacağı açıktır.

Türk ticari hayatındaki yeri, önemi ve yoğun kullanımı nedeniyle  özel bir kanuni düzenlemeye tabi tutulan çek ile ilgili yaptırımlar, her ne kadar İcra İflas Kanunu’nda düzenlenmemiş ise de; öngördüğü amaç, sonuç ve yaptırımlar bakımından bir cebri icra  yaptırımıdır.

İdarenin görevi kamu düzeninin bozulması neticesini verecek durumlar karşısında kanuni düzenlemeler yapmak suretiyle bu düzenin devamını tesis etmektir. İdari düzenlemelerdeki ana kurallardan biri de genel düzenlemeler şeklinde yapılması ve genelin menfaatlerinin temel alınmasıdır. Kamu düzenini sağlamayı ve korumayı hedef alan düzenlemelerde hak kavramının ayrı ve özel bir önemi ve önceliği vardır.   Hakkı önceleyen, hakkı koruyan bütün düzenlemeler kamu düzenini korumayı sağlayan düzenlemelerdir. Yürürlükte bulunun 5941 sayılı Çek Kanunu’ndaki düzenlemelerde kamu düzenini korumaktadır.

Cebri İcra Hukuku bireylerin haklarına kavuşması için kamu otoritesine başvurmasını ve kamu otoritesinin sağladığı imkanlar dahilinde bu amaca ulaşmasını sağlayan düzenlemeler içermektedir. Maalesef son yıllarda yapılan kanuni  düzenlemeler ile cebri icranın etkinliği azaltılmaktadır.  Emeklilerin maaşlarının haczedilmemesi, mal beyanı, taahhüdü ihlal gibi cebri icranın etkinliğini artıran yaptırımların değiştirilmesi ve çek yasasındaki menfi düzenlemeler cebri icranın etkinliğini azaltmakta ve zayıflatmaktadır. Yapılan bu düzenlemelerde hak kavramı öncelenmemekte ve hakka ulaşmanın önündeki engellerin kaldırılması bir tarafa yeni engeller getirilmektedir. Yapılan yeni düzenlemelerin ortak noktası her ne kadar gerekçe olarak ifade edilmese de sonuçları itibarıyla borçluları ve onların hukuki durumlarını iyileştiren ve onları önceleyen düzenlemeler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda borçlu lehine düzenlemeler adeta hukukun kuralı haline getirilmiştir.

Asıl olan cebri icranın etkin bir şekilde yürütülmesidir. Kamu düzeninin sağlanması ve kamu otoritesinin korunması ancak etkin ve etkili bir cebri icra ile mümkündür. Aksi halde cebri icra yolu ile yani kamu otoritesi aracılığıyla hakkına kavuşamayanların, illegal yollara itileceği çek-senet mafyası şeklinde ifade edilen yasa dışı örgütlere  başvurma yolunun tercih edilmesi gibi bir sonuçla karşı karşıya gelineceği ihtimali gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçekliktir. Böyle bir durumun gerçekleşmesinin ise kamu düzeninin ve sosyal barışın bozulması sonucunu doğuracağı açıktır.

Alacak haklarına cebri icra yoluyla kavuşamayanlar, oluşan bu güvensiz ortam nedeniyle ticari ve insani ilişki gerçekleştirmekten kaçınacak, bu durum ise ekonomik hayatın bitmesine neden olacaktır. Alacağını etkili bir icra mekanizması ile kavuşamayanlar, bir noktadan sonra ticari hayatlarını sonlandırmak zorunda kalacaktır. Böyle bir durumda kaybedenin sadece alacaklı konumunda olan bireylerin olmayacağı asıl kaybedeninin ülke ekonomisi olacağı unutulmamalıdır.

Cebri icranın etkinliğinin ortadan kalkması ile ticari hayatta yaşanacak sıkıntılar sonuçları itibarıyla  “kamu düzeninin ” bozulmasına da neden olacaktır. Kamu düzeninin bozulması ”kamu otoritesinin de sarsılmasına neden olacaktır.

Alacaklı ile borçlu arasında, kanuni düzenlemeler yolu ile gözetilmesi gereken dengede, borcun ödenmesi hususunu borçlunun arzu ve takdirine bırakacak sonuçlar doğuracak düzenlemeler yerine, cebri icra imkanları ile alacakların tahsili imkanlarını artırıcı tedbirlerin hayata geçirilmesi şeklinde düzenlemelere gidilmesinin gerekli ve zorunlu olduğu unutulmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 5. maddesi toplumum huzur, refah ve mutluluğunun korunmasının devletin temel amaç ve görevleri arasında saymaktadır. Devlet bu amaca ulaşmak için bireyler arasındaki ilişkilerde dengeli düzenlemeler yapmak durumundadır. Alacaklı aleyhine borçlu lehine yapılacak düzenlemelerde bu denge ve kamu düzeni bozulacaktır.

Kamuoyuna yansıdığı şekliyle bir düzenlemeye gidilmesi ve karşılıksız çeke bağlanan hapis cezasının kaldırılması halinde, alacaklı ile borçlu arasındaki yukarıda zikredilen dengeyi bozacak, genelin menfaatini zedeleyecektir. Yapılacak kanuni düzenlemelerde genelin menfaatinin korunması ve kamu düzeninin sürekliliğinin sağlanabilmesi esas olmalıdır.

Adalet Bakanlığı istatistikleri incelendiğinde görülecektir ki cebri icra aracılığı ile borcunu ödemeyen karşılıksız çek keşidecisi borçlularının kahir ekseriyeti aldıkları cezaların infazı aşamasında borçlarını bir çırpıda ödemektedirler.

Bu durum her gözyaşının bir mağduriyet belirtisi olmadığını

göstermektedir.

Karşılıksız çek keşide eden ve varlıklarını çek alacaklılarından gizleyerek veya üçüncü şahıslara transfer etmek şeklindeki kötüniyetli davranışlarla borcunu ödemeyenlere yönelik hapis cezası uygulamasının yürürlükte kalması  gereklidir.

Aksi düşünce ile hareket edilmesi halinde yıllardan beri yapılan yasal düzenlemeler ile alacağını tahsil etme imkânı peyderpey elinden alınan, neredeyse imkânsız hale getirilen ve bu yüzden mağduriyetler yaşayan alacaklıların mağduriyetleri bir kat daha artacak, alacağın tahsili için elinde kalan son imkânda ortadan kalkmış olacaktır.

Kamuoyuna yansıdığı şekilde bir düzenleme yapılması durumunda, bu düzenlemenin borçluların ekonomik ve sosyal hayatını korumaktan öte kamu düzenini bozucu sonuçlar doğuracağı unutulmaması ve göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. Zira düzenlemenin kanunlaşması durumunda borçlu ile alacaklı dengesi borçlu lehine bozulacak ve bu durumda kamu düzeni de bozulacaktır. Hak kaybına uğrayan, mağdur olan kesimin alacağını alabileceği en önemli yollardan birinden mahrum kalan, alacaklı olacağı açıktır.

 

Mevcut düzenlemeler, kamu düzenini korumakta olup, sosyal adalet ilkesine de uygun düzenlemelerdir. Yapılması düşünülen düzenlemeler ile son yıllarda alacaklı aleyhine bozulan dengeleri daha da bozacaktır. Bu durumda borçlanma özendirilecek, cebri icranın etkinliğinin zayıflaması ile birlikte, borç ödememe alışkanlık haline gelecektir. Bu durum aynı zamanda sosyal adalet ilkesini de zedeleyecektir.

Yasama faaliyetlerinde esas olanın  hakkaniyete, adalete, sosyal barışa uygun düzenlemeler yapmak olduğu gözden uzak tutumamalıdır..

Hapis cezasının kaldırılması bir tarafa, hak kayıplarının önüne geçilmesi için öncelikli olarak yapılması gereken birçok düzenlemenin hayata geçirilmesi gerektiği açıktır.

Bu kapsamda;

Çek yapraklarında banka sorumluluk miktarları artırılarak ciddi bir meblağ haline getirilmeli ve bankaların her önüne gelene çek karnesi verilmesinin önüne geçilmelidir. Böylece bankaların çek verirken daha dikkatli davranmaları sağlanmalıdır.

Karşılıksız çek ile ilgili sigorta sistemi geliştirilmeli ve bir an önce hayata geçirilmelidir. Bu sistemde keşideci tarafından her bir çek yaprağı için bir sigorta bedeli ödenmeli, çekin kanuni yoldan tahsil edilemediği durumlarda, belirli bir üst limiti geçmemek kaydıyla ( bu limit 100.000 TL olabilir)  karşılıksız çek bedelinin yüzde 75'i bu sigorta kapsamında ödenmelidir.

Karşılıksız çek keşide edenlere getirilecek olan çek yasağı süresi 5 yıldan daha uzun olmalıdır.

 

Sayın Vekilim

Yapılması düşünülen düzenlemelerin Anayasa’ya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırı olacağını da ifade etmek isteriz.

AİHS nin 13. Maddesi herkesin etkili bir yargı yoluna başvurma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. AİHS ne hakim olan düşünce hak aranmasını etkin bir şekilde sağlanması ve bunun önündeki engellerin sözleşmeye taraf olan devletler tarafından kaldırılmasını yönündedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletlerin hak aramayı etkin kılabilecek pozitif yükümlülükleri olduğunu kararlarında sıklıkla ifade etmektedir.

Karşılıksız çekler için öngörülen hapis cezasının kaldırılması, hak aramayı değil etkin hale getirmek, hak aramayı ortadan kaldıracaktır.

Yapılması gerekenin aslında yukarda kısaca bahsetmeye çalıştığımız şekilde hak aramayı daha etkin kılacak pozitif düzenlemeler ile cebri icranın etkinliğini artıracak ek yaptırımların getirilmesi olduğu açıktır.

5941 sayılı Çek Kanunundaki düzenlemelerin Anayasaya aykırı olduğu yönünde ileri sürülen görüş ve düşüncelerin haklı olmadığı Anayasa Mahkemesi 17.03.2011 tarihli ve oybirliği ile verdiği karar ile hüküm altına alınmıştır.

Anayasa Mahkemesi 3167 sayılı çek kanunu ve 5941 sayılı çek kanunundaki düzenlemelerin anayasamıza aykırı olmadığına ve iptal isteminin reddine oybirliğiyle karar vermiştir.

Yüksek Mahkeme Çek Yasasının 5. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci ve İkinci Cümlelerinin İncelenmesi ile ilgili olarak;

Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüklere aykırılık nedeniyle özgürlüğün kısıtlanması yasağı getiren Anayasanın 38. maddesine aykırı bir düzenlemenin yapıldığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4 No’lu Protokolün 1. maddesinden aynen alınmış olan bu Anayasa kuralına göre, bir kimsenin yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğünü yerine getirmediği için özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı, bunun insan onuruna aykırı olacağı, çekin, borç sebebini ihtiva etmemiş olsa bile geçerli borç ikrarını içeren bir havale ve sözleşme senedi olduğu, hukuk devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm işlemlerin nihai amacının “kamu yararı” olması gerektiği, kamu yararının, yasama organının takdir yetkisi içinde de bir sınırının olduğu, oluşturulan yapay güven ortamı ile hamilin, kendisine yapılacak ödemelerde çeki daha kolay kabul etmesi nedeniyle kötü niyetli keşideciler tarafından aldatılabilir hale geldiği, bu durumun da kamu yararına dayandığını söylemenin mümkün olamayacağı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 2., 38. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Yasa’nın 1. maddesinde, Yasa’nın amacının, çek defterlerinin içeriklerine, çek düzenlenmesine, kullanımına, çek hamillerinin korunmalarına ve kayıt dışı ekonominin denetim altına alınması önlemlerine katkıda bulunmaya ilişkin esaslar ile çekin karşılıksız çıkması ve belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık hallerinde ilgililer hakkında uygulanacak yaptırımları belirlemek olduğu ifade edilmiştir.

Yasa’nın 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu birinci ve ikinci cümlelerinde, üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, hamilin şikâyeti üzerine her bir çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında binbeşyüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunacağı ancak, hükmedilecek adlî para cezasının çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamayacağı öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde konuyla ilgili olarak, Anayasa’nın 38. maddesinin yedinci fıkrasında düzenlenen ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi bağlamında güvence altına aldığı kusursuz ceza olmaz kuralının gereği olarak çekte karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçunun, en azından taksire dayalı kusurluluğu gerektiren bir suç olarak tanımlandığı ve objektif (kusursuz) sorumluluğu gerektiren bir suç olmadığı, kişinin elinde olmayan sebeplerle ortaya çıkan zorunluluk hali dolayısıyla doğal afet, savaş, kaza geçirmesi gibi sebeplerle çekin karşılığını ilgili hesapta zamanında bulunduramamış olması halinde ceza ile sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir.

Anayasa’nın 38. maddesinin sekizinci fıkrasında “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kararlarında da belirtildiği gibi, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda kambiyo senetleri arasında düzenlenen ÇEK, temel ilişkide bir sözleşmenin bulunup bulunmamasından bağımsız olarak, kambiyo hukukuna özgü borç doğuran özel bir havaledir. Hatır senetlerinde olduğu gibi taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin bulunmadığı veya temelde yer alan sözleşmenin geçersiz olduğu durumlarda bile çek, başlı başına borç kaynağı biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca, haksız fiil veya sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan bir borç için dahi çek keşide edilebilmektedir. Çeki elinde bulunduran hamil, keşideci ile lehdar arasındaki temel ilişkiden kaynaklanan bir alacağı değil, doğrudan doğruya çekten doğan bir hakkı iktisap etmektedir. O halde, çek ilişkisi bizzat sözleşme olmadığı gibi, çekin temelinde her zaman bir sözleşme bulunması da zorunlu değildir. Temelde bir sözleşme ilişkisinin bulunduğu durumlarda ise çekte, bu ilişkiden bağımsız ve sözleşme olarak nitelendirilemeyecek bir kambiyo taahhüdü söz konusudur. Borçlu, temel ilişki ne olursa olsun borcunu ödemek için çek kullandığında, asıl borç ilişkisi dışında kambiyo ilişkisi doğmaktadır.

Bu nedenle çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişinin cezalandırılmasında Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yön bulunmamaktadır’’

şeklinde hukuki gerekçelerle başvuruyu reddetmiştir.

Konunun önemine binaen Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu bu red kararı  ( 17.03.2011 tarih 2010/6 Esas 2011/54 Karar) ekte sunulmuştur. Yüksek mahkemenin son derece yerinde ve isabetli hukuki tespitlere dayalı olarak verdiği bu kararda, karşılıksız çek ile ilgili mevcut kanuni düzenlemelerin ne Anayasaya nede Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırılık taşımadığı tespit ve tescil edilmiştir.

 

 

 

 

Sayın vekilim,

Yapılmasının düşünüldüğü bir süredir kamuoyunda konuşulan düzenleme hem Anayasa’ya hem de AİHS ne aykırı olacaktır. Böyle bir çalışmanın teklif haline gelmesi ve kanunlaşmasının hukuku ters yüz edeceği, ekonomik ve sosyal hayattaki dengeleri altüst ederek, sosyal barışı ve kamu düzenini bozacağı  hususunun   gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçeklik olduğunu bir kez dafa ifade etmek isteriz.

Bilinmesini isteriz ki toplumumuzun kahir ekseriyeti görüşümüzü paylaşmaktadır. Anayasa Mahkememizin de bu konuya ilişkin olarak vermiş olduğu 17.03.2011 tarihli Red kararının da nazara alınması ve  gereğinin yapılmasını saygılarımızla arz ve talep ederiz.  20.12.2011

 

Anadolu Hukuk Derneği                   Anadolu Hukuk Derneği          Anadolu Hukuk Derneği

Başkanı                                Başkan Yardımcısı                           Genel Sekreteri

Av. Halil İbrahim AKKAŞ     Av. Ahmet ÖZCEYHAN                      Av. Necati ÇOŞKUN

EK: Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarih ve  2010/6 Esas Kararı

 

 

 

 

 

 

 

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI E.2010/6 (5941 SAYILI ÇEK KANUNU HK.)

 

Esas:  2010/6

Karar: 2011/54

Karar Tarihi: 17.03.2011

 

ANAYASA MAHKEMESİNİN E: 2010/6 (5941 SAYILI KANUN İLE İLGİLİ), K: 2011/54 SAYILI KARARI

 

(AİHS Protokol No 1, Protokol No 4) (5941 S. K. m. 1, 5, 6, 7, Geç. m. 1) (2709 S. K. m. 2, 10, 36, 38, 90, 142, 152, 167) (5237 S. K. m. 7, 52, 53) (5275 S. K. m. 106) (3167 S. K. m. 4, 16, 16/B) (6762 S. K. m. 20, 66, 557, 692, 694) (818 S. K. m. 17, 388, 457) (765 S. K. m. 349) (2004 S. K. m. 167, 168, 169, 169/A, 170, 170/A, 170/B, 171, 172, 173, 174, 175, 176) (5170 S. K. m. 7) (2949 S. K. m. 29) (5271 S. K. m. 3) (Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü m. 8) (ANY. MAH. 28.01.2004 T. 2003/86 E. 2004/6 K.) (ANY. MAH. 11.12.2002 T. 2002/165 E. 2002/195 K.) (YİBK. 14.12.1992 T. 1992/1 E. 1992/5 K.) (YCGK. 30.05.2006 T. 2006/YYB-148 E. 2006/148 K.)

RGT: 06.07.2011

RG NO: 27986

 

İPTAL DAVASINI AÇAN: Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk) Partisi TBMM Grubu adına Grup Başkanvekilleri Hakkı Suha OKAY ile Kemal KILIÇDAROĞLU (Esas Sayısı: 2010/6)

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURANLAR:

1- Küçükçekmece 2. Sulh Ceza Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/14)

2- İzmir 26. Asliye Ceza Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/15)

3- Küçükçekmece 1. Sulh Ceza Mahkemesi (Esas Sayısı: 2010/16)

 

DAVA ve İTİRAZLARIN KONUSU: 14.12.2009 günlü, 5941 sayılı Çek Kanunu’nun:

1- 5. maddesinin;

a- (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin,

b- (2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin,

c- (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin,

d- (4) numaralı fıkrasında yer alan “… gerçek ve …” ibaresinin,

2- 7. maddesinin,

3- Geçici 1. maddesinin;

a- (3) numaralı fıkrasının,

b- (4) numaralı fıkrasında yer alan “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar…” ibaresinin,

Anayasa’nın 2., 10., 36., 38. ve 90. maddelerine aykırılığı savıyla iptalleri ve yürürlüklerinin durdurulması istemidir.

I- İPTAL DAVASI VE YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İLE İTİRAZ BAŞVURULARININ GEREKÇELERİ

A- İptal ve Yürürlüğün Durdurulması İstemlerini İçeren Dava Dilekçesinin Gerekçe Bölümü Şöyledir:

“III. GEREKÇE

1) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin Birinci Fıkrasının Birinci ve İkinci Cümlelerinin Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının iptali istenen birinci ve ikinci cümlelerinde, “Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamaz.” denilmek suretiyle yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüklere aykırılık nedeniyle özgürlüğün kısıtlanması yasağı (borç için hapis yasağı) getiren Anayasanın 38 inci maddesine aykırı bir düzenleme yapılmıştır.

“Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz” kuralı, 4709 Sayılı Kanunun 15 inci maddesinin son fıkrası ile Anayasamızın 38 inci maddesine eklenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4 No’lu Protokolün 1 inci maddesinden aynen alınmış olan bu kural, bir kimsenin yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğünü yerine getiremediği için özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı, bunun insan özgürlüğüne ve onuruna aykırı olacağı düşüncesine dayanmaktadır.

Borç için hapis yasağının Anayasaya eklenmesiyle birlikte, mevzuatımızda yer alan bazı suçların bu hükme aykırı hale gelip gelmediği tartışılmaya başlamış, bu tartışmalara sebep olan suçlardan biri ve belki en çok gündemde kalanı, 3167 sayılı Çek Kanununda bağımsız bir suç olarak düzenlenen karşılıksız çek keşide etme suçu ve bu suç karşılığında uzun süre uygulanmış olan hapis cezası olmuştur. Söz konusu Anayasa değişikliğinden sonra, 3167 Sayılı Kanunda da bu hükme paralel olarak bir değişiklik yapılması gerektiği yönünde görüşler ortaya atılmıştır. Hatta, Çek Kanununun yürürlüğe girdiği ilk günlerden itibaren, karşılıksız çekin hapis cezası ile cezalandırılması eleştirilmiş ve bu yaptırımla, ceza hukukunda çağdışı kalmış bulunan borç için borçlunun hapsi sistemine geri dönüldüğü haklı olarak ileri sürülmüştür. Gerçekten, Çek Kanunu, temelde özel hukuk alanında karşılıksız çek keşide etmekten kaynaklanan bir borcu, eylemi, dolandırıcılık ve benzeri bir suç da oluşturmayan, keşidecinin sırf çekten doğan borcunu ödemesini sağlamak için özgürlüğü bağlayıcı ceza yaptırımı öngören bir hüküm getirmiştir. Bundan sonra 4814 Sayılı Kanunla ekonomik suça ekonomik ceza ilkesi gerekçe gösterilerek, suç karşılığında öngörülen hapis cezası, suçu ilk kez işleyenler bakımından kaldırılmış ve çek bedeli kadar adli para cezası verilmesi ve tekerrür halinde hapis cezası öngörülmüştür. Bu defa 14.12.2009 tarih ve 5941 sayılı Çek Kanunu ile tekerrür halinde hapis cezası uygulanması kaldırılmış, ancak iptali istenen kurallar ile adli para cezası verilmesi öngörülmüştür.

Ancak, Türk Ceza Kanununun 52 nci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen usule göre tayin olunacak bir miktar paranın Devlet Hazinesine ödenmesi olan adli para cezası, ödeme emrine rağmen ödenmediği takdirde 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun “Adli Para Cezasının İnfazı” başlıklı 106 ncı maddesi uyarınca hapse çevrildiğinden iptali istenen kurallar, borç için hapis yasağını öngören Anayasanın 38 inci maddesi ile bağdaşmamaktadır.

Bu arada karşılıksız çek keşide etmek suçu ile ilgili açılan davada, 3167 sayılı Yasa’nın 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Anayasa Mahkemesi 11.12.2002 tarihli ve E.2002/165, K.2002/195 sayılı Kararında; çeklerin sözleşme olmadığını, bu nedenle, sözleşmeden doğan borçların yerine getirilmemesi nedeni ile hapis cezası verilemeyeceğini emreden Anayasanın 38 inci maddesi dışında kaldığını ve karşılıksız çeke hapis cezasının doğru olduğunu oyçokluğu ile açıklamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının gerekçesinde aynen;

“Türk Ticaret Kanunu’nda kambiyo senetleri arasında düzenlenen çek, temel ilişkide bir sözleşmenin bulunup bulunmamasından bağımsız olarak, kambiyo hukukuna özgü borç doğuran özel bir havaledir. Hatır senetlerinde olduğu gibi, taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin bulunmadığı veya temelde yer alan sözleşmenin geçersiz olduğu durumlarda çek, başlı başına borç kaynağı biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca, haksız fiil veya sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan bir borç için dahi çek keşide edilebilmektedir. Çeki elinde bulunduran hamil, keşideci ile lehdar arasındaki temel ilişkiden kaynaklanan bir alacağı değil, doğrudan doğruya çekten doğan bir hakkı iktisap etmektedir. O halde, çek ilişkisi bizzat sözleşme olmadığı gibi, çekin temelinde her zaman bir sözleşme bulunması da zorunlu değildir. Temelde bir sözleşme ilişkisinin bulunduğu durumlarda ise, çekte bu ilişkiden bağımsız ve sözleşme olarak nitelendirilemeyecek bir kambiyo taahhüdü söz konusudur. Borçlu, temel ilişki ne olursa olsun borcunu ödemek için çek kullandığında, asıl borç ilişkisi dışında kambiyo ilişkisi doğmaktadır.

İtiraz konusu kuralın, Anayasanın 38 inci maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında değerlendirilebilmesi için ilişkinin yalnızca sözleşmeden doğması ve borcun yerine getirilememesi gerekmektedir. Oysa çek temelde sözleşmeden bağımsız olarak kambiyo hukukuna özgü borç doğuran özel bir havaledir.

Bu nedenlerle kural, Anayasanın 38 inci maddesinin sekizinci fıkrasına aykırı değildir.”

denilmiştir. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı isabetli ve yerinde değildir. Şöyle ki;

A) Çeklerin birer havale ve sözleşme senedi olduğunu (dolayısıyla ilişkinin sözleşmeden doğduğu) çeşitli yasa hükümleri ile düzenlenmiştir:

a) Çekler dahil kıymetli evrakı tarif eden Türk Ticaret Kanunun 557 nci maddesi, “Kıymetli evrak ÖYLE SENETLERDİR Kİ, bunlarda mündemiç olan hak senetten ayrı olarak dermeyan edilemediği gibi başkalarına da devredilemez.” şeklinde olup, çekin SENET olduğu açıkça hükme bağlamaktadır.

b) Çekin sekil şartlarını düzenleyen Türk Ticaret Kanunun 692 nci maddesinin 2 nci bendine göre çek, “Kayıtsız ve şartsız muayyen bir bedelin ödenmesi için HAVALE” dir.

c) Borçlar Kanunun 457 nci maddesine göre de; “HAVALE BİR AKİTTİR” sözleşmedir.

d) Türk Ticaret Kanununun 694 üncü maddesi hükmü de çeklerin HAVALE SENEDİ olduğunu tekrarlamıştır.

e) Hususi ve resmi evrakta sahtekarlık suçlarını cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 349 uncu maddesinin ikinci bendi de, TTK. m. 557 gereğince çekleri de kapsayan “Emre veya hamile yazılı olarak tanzim edilen KAMBİYO SENETLERİ”ni daha ağır cezalara tabi tutmuş ve ÇEKLERİ de SENET VE SÖZLEŞME saymıştır.

 

f) “KAMBİYO SENETLERİ (ÇEK, POLİÇE VE EMRE MUHARRER SENET) HAKKINDAKİ HUSUSİ TAKİP USULLERİ” ni düzenleyen İcra ve İflas Kanununun 167 - 176 hükümleri de çekleri senet ve sözleşme saymış ve özel bir icra takip usulüne tabi tutmuştur.

g) 57 maddeden oluşan 1931 tarihli Milletler Yeknesak Çek Kanunu (Loi Uniforme Concernant le Cheque) de 1 inci ve 3 üncü maddelerinde çekin bir banka üzerine yazılan özel bir havale sözleşmesi olduğunu açıklamıştır.

B) Çeklerin birer havale ve sözleşme senedi olduğu doktrinde de ağırlıklı olarak kabul edilmiştir.

HAYRİ DOMANİÇ de, 1990 YAYIMI KIYMETLİ EVRAK HUKUKU adli kitabının 529 uncu sahifesinde: ”Çek, münhasıran bir bankaya hitaben yazılabilen, kanuni şekil şartlarına tabi, kıymetli evrakta madut ve sadece nakde taalluk edebilen hususi bir HAVALE SENEDİDİR.” şeklinde bir tarif yapmış, çekin bir senet ve sözleşme olduğunu belirtmiştir.

Ord. Prof. Dr. Halil ARSLANLI’da 1960 yayımı “Ticari Senetler” adlı eserinde ÇEKİN BİR HAVALE SÖZLEŞMESİ ÜRÜNÜ olduğunu belirtmiştir.

Prof. Dr. Reha POROY ile Prof. Dr. Hamdi YASAMAN’in müşterek eseri KIYMETLI EVRAK HUKUKU adli kitap da, çekler bir havale ve senet olarak tarif edilmiştir.

Ziraat Bankasının, 1988 yayımı “Tevdiat ve Banka Hizmetleri Mevzuatı” adlı kitapçığının 1 ve 2 nci sayfalarında da çek, bir havale ve senet olarak tarif edilmiştir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 14.12.1992 tarihli ve E.1992/1, K.1992/5 sayılı kararında da (R.G. 06.05.1993, sa.21573) “Çek, Türk Ticaret Kanunu’na göre kıymetli evrak mahiyetinde bir kambiyo senedidir ve hukuki niteliği itibariyle bir havaledir. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir.” denilerek çek’in bir havale ve sözleşme senedi olduğu açıkça belirtilmiştir.

Özetle, çek’in sözleşme niteliğinde bir havale ve senet olduğu yasanın, yargının ve doktrinin ortak görüşüdür.

Bir kimsenin diğer bir kimseye çek vermesinde amaç:

- çek lehtarına olan bir borcun ödenmesi veya,

- çek lehtarına bir miktar paranın borç verilmesi veya,

- çek lehtarının ileride teslim etmeyi taahhüt ettiği mal ve hizmetlerden doğacak borçların karşılanması,

gibi hukuki sebeplere dayalı ve yönelik olabilir.

“Borcun sebebini ihtiva etmemiş olsa bile borç ikrarı muteberdir.” şeklindeki Borçlar Kanununun 17 nci maddesine dayalı tüm bu hukuki sebepler de yazılı veya sözlü sözleşmelere dayalıdır. Dolaysıyla binbeşyüz güne kadar adli para cezasını ve hükmedilecek adli para cezasının çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamayacağını öngören ve sonuçta ödeme emrine rağmen ödenmediği takdirde hapis cezası getiren iptali istenen kurallar, Anayasanın 38 inci maddesinde yer alan ve “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.” diyen emredici kuralın kapsamındadır.

Yukarıda etraflıca açıklandığı üzere çek; borç sebebini ihtiva etmemiş olsa bile muteber bir borç ikrarına muhtevi bir havale ve sözleşme senedi olduğundan, bu sözleşmeden doğan yükümlülüğünü getirmeyen kimse (çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi) özgürlüğünden alıkonulamayacağından, iptali istenen kurallar, Anayasanın 38 inci maddesine aykırıdır.

Diğer taraftan, 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının iptali istenen birinci ve ikinci cümleleri, Anayasanın 90 ıncı maddesine de aykırıdır.

İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerinin Korunmasına dair Avrupa sözleşmesi’ne Ek Birinci Protokol’de tanınmış Bulunan Haklardan ve Özgürlüklerden Başka Haklar ve Özgürlükler Tanıyan 4 Numaralı Protokol, 16 Eylül 1963 tarihinde Strasbourg’da imzaya açılmış ve 7 nci madde uygun olarak 2 Mayıs 1968 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye 4 Numaralı Protokol’ü 19 Ekim 1992’de imzalamış ve 23 Şubat 1994 tarihinde onaylamıştır. 3975 sayılı Onay Kanunu 26 Şubat 1994 gün ve 21861 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış, ancak Türkiye onay tarihinin üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına karşın henüz onay belgesini Avrupa Konseyi genel sekreterine tevdi etmemiştir.

Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz, “İnsan Hakları Belgeleri” kitabında (Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2003) onay belgesinin tevdi edilmemesiyle ilgili olarak “Bu durumun hukuksal ve siyasal açıdan makul ve kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır. Üstelik ilgili (Uygun Bulma) kanun ve onun içeriğini teşkil eden protokol metni RG’de yayımlandığına göre bu metin aslında iç hukuk bakımından yürürlüğe girmiştir ve uygulanması mümkün, daha doğrusu gerekli bulunmaktadır. Daha açık deyişle, bu belgede düzenlenen haklar, iç hukukun bir parçasıdır ve bundan doğabilecek uluslararası yükümlülükten bağımsız olarak, iç hukukta sonuçlarını doğurmak durumundadır.” (s.145 - 146) değerlendirmesini yapmıştır. Gemalmaz, bu konuyu 24.06.2003 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde de işlemiştir.

Anayasanın 90 ıncı maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler taşımaları halinde andlaşmaya uyulacağının ifade edildiği göz önünde tutulduğunda, iç hukuk bakımından yürürlüğe giren milletlerarası andlaşmaya aykırı bir düzenlemenin Anayasanın 90 ıncı maddesi ile çeliştiğini de söylemek gerekmektedir.

Öte yandan iptali istenen kuralların, Anayasanın 2 nci maddesinde öngörülen hukuk devleti ilkesinin, “yasaların kamu yararına dayanması” öğesi ile bağdaştırılması da mümkün değildir. Bir hukuk devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm kamu işlemlerinin nihai amacının “kamu yararı” olması gerekir. Bu gereklilik, kamu yararını, yasama organının takdir yetkisi için de bir sınır konumuna getirir.

“Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumları benimseyen, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, yasaların üstünde Anayasanın ve yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğu bilincinde olan devlettir. Yasaların kamu yararına dayanması gereği kuşkusuz hukuk devletinin temel değerlerinden birini oluşturmaktadır” (Anayasa Mahkemesi’nin 28.01.2004 tarihli ve E.2003/86, K.2004/6 sayılı kararı).

Karşılıksız çek keşide etmenin bağımsız bir suç olarak düzenlenmesinin en önemli sonucu; karşılıksız çek keşidesini azaltmayıp tam aksine artırdığıdır. Karşılıksız çek keşide etme suçunun olmadığı zamanlarda çek’i yalnızca alelade bir ödeme aracı olarak gören ve kurulan ticari ilişki kapsamında ödemelerin çekle yapılmasını kabul edip etmemekte dikkatli davranan hamilin, karşılıksız çek keşide etme suçunun varlığı nedeniyle oluşan yapay güven ortamı nedeniyle, kendisine yapılacak ödemelerde çek’i çok daha kolay kabul edebilmesi ve böylelikle kötü niyetli keşideciler tarafından, deyim yerindeyse çok daha aldatılabilir hale gelmesidir. Böyle bir durumun ise, kamu yararına dayandığını söylemenin mümkün olamayacağı çok açıktır.

Tarihsel süreç içinde önce doğrudan hapis cezası daha sonra da ödenmeyince hapis cezasına dönüşen adli para cezası sistemi ile karşılıksız çek keşide etme engellenememiş, tersine artan bir seyir izlemiştir. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, MHP Kütahya Milletvekili Alim Işık’ın soru önergesine (Ek.1) verdiği yanıt da (Ek2), Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü ile Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı’na ait istatistiklere dayanarak verdiği bilgilere göre; 1994 yılında 180 bin 656 dava açılırken 196 bin 494 kişi yargılandı. 1995 yılında 138 bin 165 dava açılırken yargılanan kişi sayısı 150 bin 123 oldu. 1996 yılında 152 bin 29 dava açılırken bu davalarda 162 bin 867 kişi hakim karşısına çıktı. 1998 yılında 262 bin dava açıldı ve 199 bin 810 kişi yargılandı. 1999 yılında açılan 320 bin 320 davada 337 bin 69 kişi yargılanırken 2000 yılında 262 bin 611 dava açıldı ve yargılanan kişi sayısı 281 bin 881 oldu. 2001 yılında ise açılan dava sayısı yeniden artarak 307 bin 381’e ulaştı ve bu davalarda 327 bin 306 kişi yargılandı. 2002 yılında 177 bin 910 dava açıldı, 191 bin 40 kişi yargılandı. 2003 yılında açılan dava sayısı 131 bin 790’a düşerken yargılanan kişi sayısı da 142 bin 543 oldu. 2004 yılında açılan 123 bin 587 davada 136 bin 502 kişi hakim karşısına çıktı. 2005 yılında 97 bin 275’e gerileyen çek davalarında 112 bin 116 kişi yargılandı. 2006 yılında yeniden artış eğilimi gösteren davalarda 128 bin 653 kişi yargılandı ve 115 bin 76 dava açıldı. 2007 yılında ise 142 bin 174 davada 158 bin 632 kişi yargılandı. 2008 yılında da ceza mahkemelerinde açılan dava sayısı 211bin 363 olurken bu davalarda 312 bin 516 kişi yargılandı. 2009’un ilk altı ayında karşılıksız çek nedeniyle ceza mahkemelerinde 159 bin 774 dava açıldı. Bu davalarda 221 bin 755 kişi hakim karşısına çıktı. 2009’un altı ayında çek davaları nedeniyle bin 461 kişi hapse girdi. Bunlardan 5’ini çekle ilgili ihtara ve yasaklamaya uymama, 67’sini Çekle ödemelerin düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkındaki Kanuna muhalefet, diğerlerini de karşılıksız çek keşide etme suçu oluşturdu.

Ülkemizin ve Yargının çok daha önemli ve öncelikli sorunlarının bulunmasına karşın, birçok Cumhuriyet Savcısı ve Hakimin zamanını bu suçlara ayırmak zorunda kalmasının kamu yararı ile bağdaştırılamayacağı kuşkusuzdur. Nitekim, Yargıtay Birinci Başkanlığının TBMM Adalet Komisyonu Başkanlığına gönderdiği 05.06.2009 tarih ve C.02.0.YBB.0.07/2009/3785-1074 sayılı yazıda da “Çek Kanunu Tasarısı’na” ilişkin Yargıtay’ın görüşü açıklanmış ve Yargıtay Başkanlığı’nın Öncelikli ve Birinci Önerisi;

“Karşılıksız çek suçları gerçek ve tüzel kişilerin ticari ilişkilerinden kaynaklanan ve edimin yerine getirilmesine yönelik yaptırımları içermektedir. Bir ticari ilişkiden kaynaklı borcun yerine getirilmemesi ve suç olarak tanımlanması mümkün görülmemektedir. Suç genel teorisindeki sorumluluk esaslarına aykırı bir şekilde suç tipi tarif edilmektedir. Karşılıksız çıkan çek nedeniyle milyonlarca şikayet ve soruşturma sonucu kamu davası açılmaktadır. Bu durum Cumhuriyet savcılarının ve mahkemelerin ağır iş yükü altında kalmasına sebebiyet vermektedir.

Bu nedenle, çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk; suç olmaktan çıkarılarak, idari para cezasını ve/veya idari tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir.”

şeklinde açıklanmıştır (Ek.3).

C) İptal başvurumuz, Anayasanın 152 nci maddesindeki yasaklama süresine tabi değildir.

Anayasanın 152 nci maddesinin son fıkrası “Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmi Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz” hükmüne amirdir.

Anayasa Mahkemesinin yukarıda açıklanan 11.12.2002 tarihli ve E.2002/165, K.2002/195 sayılı Kararı, 19.3.1985 günlü, 3167 sayılı “Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun”un 16. maddesinin birinci fıkrasının “...İbraz süresi içinde veya üzerinde yazılı keşide tarihinden önce, 4 üncü maddeye göre ibraz edildiğinde, yeterli karşılığı bulunmaması sebebiyle kısmen de olsa ödenmeyen çeki keşide eden kişiler bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.” kuralına ilişkindir.

İşbu iptal başvurumuz ise, 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin “Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamaz.” kuralına ilişkin, diğer bir anlatımla farklı bir Yasa’nın farklı bir kuralı hakkındadır.

Diğer taraftan, 7.5.2004 tarih ve 5170 sayılı Kanunun 7 nci maddesi ile Anayasasının 90 ıncı maddesinin son fıkrasına “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” cümlesi eklenerek başvurumuzun dayanakların birini oluşturan Anayasanın 90 ıncı maddesinin değişikliğe uğradığı da gözetildiğinde, söz konusu kuralların iptal için başvuruda bulunulabileceğimiz kuşkusuzdur.

Açıklanan nedenlerle, 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümleleri, Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir.

2) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin İkinci Fıkrasının İkinci Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı

5941 Sayılı Yasanın 5 inci maddesinin birinci fıkrasından çekle ilgili olarak karşılıksız işlemi yapılmasına neden olmak fiilinin cezalandırılmasının öngörüldüğü birinci fıkradan anlaşılmaktadır.

Bu fıkrada eylemin failini belirlemek, tanımlamak çok geniş kapsamlı olarak yapıldığından, aynı maddenin ikinci fıkrasında failin tanımlanması ihtiyacı hissedilmiş; hesap sahibinin birinci fıkrada tanımlanan fiili işleyecek kişi olduğu varsayılarak fail saptanmıştır. İptali istenen cümle ile hesap sahibi tüzel kişiyse ve eğer yönetim organı tarafından bir kişi bu konuda görevlendirilmişse o kişi, eğer görevlendirme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan kişi veya kişilerin tamamı eylemden dolayı Ceza Hukuku açısından sorumlu tutulmuştur. Bu düzenleme sonucu tüzel kişilerde yönetim organı üyesi olan kişilerin, suça konu eylemi işlememesi ve hatta suça konu eylemden haberi olmaması halinde bile cezai hükümle karşılaşması mümkün olmuştur.

Böyle bir kuralın cezaların şahsiliği prensibi ile bağdaştırılması mümkün değildir. Anayasanın “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” kenar başlıklı 38 inci maddesinin yedinci fıkrasında, “Ceza sorumluluğu şahsidir” hükmü yer almaktadır. Anayasanın bu hükmü gereğince bir kişi, sadece kendisine ait kusurlu fiilinden sorumlu tutulabilir. Bir kimsenin işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılmaması, diğer bir ifadeyle başkasının fiilinden sorumlu tutulmaması Anayasanın 38 inci maddesinin yedinci fıkrası gereğidir. Bu ilkeye göre, asli ve feri failden başka kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılmaları olanaklı değildir.

Kişiye ceza verme hakkının özünü adaletle sınırlandırılmış toplumsal yarar düşüncesi oluşturur. Bunun doğal sonucu olarak kanun koyucu bir düzenlemeye giderken kamu yararını en az kişi yararı kadar düşünmek ve gözetmek ve aralarında adaletli bir denge kurmak zorundadır. Suç işleyen kişileri cezalandırmak böylece bozulan düzeni iade etmek hukuk devletinin başta gelen ödevlerindendir.

Anayasa ile de güvence altına alınan evrensel bir ceza hukuku normu olan şahsilik ilkesinin korunması için kanun koyucu suçludan başkasına ceza öngören kanun yapmamak ya da bu tür düzenlemeleri kanunlardan çıkartmakla görevlidir

Açıklanan nedenlerle 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi, Anayasanın 38 inci maddesine aykırı olup, iptali gerekmektedir.

3) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin Üçüncü Fıkrasının İkinci Cümlesinin Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin üçüncü fıkrasının birinci fıkrasında “Çek hesabı sahibi gerçek kişi, kendisi adına çek düzenlemek üzere bir başkasını temsilci veya vekil olarak tayin edemez.” denilmiştir. Bu hükmün anlamı, çek sahibi gerçek kişi adına vekaleten çek keşide edilemeyeceği, yani çek keşidesi için vekalet verilemeyeceği, diğer bir anlatımla çek keşidesi için verilen vekalet yetkisinin geçersiz olduğudur. Hal böyle iken, iptali istenen cümlede “Gerçek kişinin temsilcisi veya vekili olarak çek düzenlenmesi hâlinde, bu çekten dolayı hukuki ve cezai sorumluluk çek hesabı sahibine aittir.” denilmek suretiyle hukuken geçersiz olan bir hukuki ilişkiye (vekalet sözleşmesine) dayandırılan çek keşidesinden, çek hesabı sahibi hukuken ve cezaen sorumlu tutulmuştur.

Borçlar Yasası’nın 388 inci maddesi gereğince vekilin kambiyo taahhüdünde bulunabilmesi için özel yetkiyi haiz olması gerektiği gibi, ticari vekilin böyle bir taahhüt altına girmesi de aynı kanunun 453 üncü maddesinde özel yetkinin bulunması koşuluna bağlanmıştır. Durum böyle olmasına ve birinci fıkra hükmü ile de vekaleten çek keşidesi yasaklanmış olmasına karşın, vekaleten çek keşide edeni değil çek hesabı sahibinin hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmesini öngören iptali istenen kuralın, Hukukun Temel İlkelerine ve ceza kurallarına ters düştüğü ve dolayısıyla Anayasanın 2 nci maddesine de aykırı olacağı kuşkusuzdur.

Açıklanan nedenlerle, 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun 5 inci maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olup, iptali gerekmektedir.

4) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin Dördüncü Fıkrasındaki “gerçek ve” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı

5941 sayılı Yasa’nın 5 inci maddesinin dördüncü fıkrasında, adına karşılıksız çek düzenlenen ve ileri düzenleme tarihli çek üzerinde yazılı tarihe göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmayan gerçek ve tüzel kişi hakkında emniyet tedbiri olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmesi öngörülmüştür.

Vekaleten çek keşidesi yasaklanmış olmasına karşın, vekaleten çek keşide edeni değil çek hesabı sahibinin hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmesini öngören 5941 sayılı Çek Kanunun 5 inci maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi yukarıda (2) numaralı başlık altından belirtilen nedenlerle Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan, adına vekaleten çek keşide edilen gerçek kişi hakkında emniyet tedbiri uygulanmasını öngören iptali istenen kural da, aynı nedenlerle Anayasaya aykırıdır.

Bu nedenle, 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun 5 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki “gerçek ve” ibaresi Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olup, iptali gerekmektedir.

5) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin Dokuzuncu Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun 5 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasında, karşılıksız çekle ilgili olarak yapılan soruşturma veya kovuşturmaya ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29 uncu maddesinin ikinci fıkrasında, Yasa’nın belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, bunların da Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin yukarıda (1) numaralı başlık altında belirtilen nedenlerle iptali halinde, 5 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasının da uygulanma olanağı kalmayacağından, 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince iptali gerekir.

6) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 5 inci Maddesinin Onbirinci Fıkrasının Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun 5 inci maddesinin onbirinci fıkrasında birinci fıkrada tanımlanan suça ilişkin kamu davasıyla ilgili düzenlemelere yer verilmiştir.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29 uncu maddesinin ikinci fıkrasında, Yasa’nın belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, bunların da Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin yukarıda (1) numaralı başlık altında belirtilen nedenlerle iptali halinde, 5 inci maddenin onbirinci fıkrasının da uygulanma olanağı kalmayacağından, 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince iptali gerekir.

7) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 6 ncı Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun 6 ncı maddesinde, adli para cezası ve bu cezanın ödenmemesi halinde hapis cezası ile müeyyidelendirilen karşılıksız çek keşide etmek suçu ile ilgili soruşturma, kovuşturma ve mahkumiyet gibi yargılama evlerine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29 uncu maddesinin ikinci fıkrasında, Yasa’nın belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa, bunların da Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin yukarıda (1) numaralı başlık altında belirtilen nedenlerle iptali halinde, 6 ncı maddenin de uygulanma olanağı kalmayacağından, 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince iptali gerekir.

8) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun 7 nci Maddesinin Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanunun “Diğer ceza hükümleri başlıklı” 7 nci maddesinde, karşılıksız çek keşidesiyle ilgili olarak bir kısım fiiller için çeşitli hapis ve adli para cezaları öngörüldüğünden, iptali istenen bu kural da, yukarıda (1) numaralı başlık altında belirtilen nedenlerle bu madde de, Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olup, iptali gerekir.

9) 14.12.2009 Tarihli ve 5941 Sayılı Çek Kanununun Geçici Madde 1’inin Üçüncü ve Dördüncü Fıkralarının Anayasaya Aykırılığı

14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun Geçici Madde 1’inin üçüncü ve dördüncü fıkralarında, bu Yasa’nın 9 uncu maddesi ile yürürlükten kaldırılan 3167 sayılı Kanun hükümlerinin bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, uygulanmasına devam olunacağı ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından da asliye ceza mahkemesinin görevinin devam edeceği öngörülmüştür.

3167 sayılı Yasa’nın 16 ncı maddesinde karşılıksız çek keşide etme fiili için çek bedeli kadar ağır para cezası verilmesi, bu suçtan mükerrirlere de, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilmesi öngörülmüştür.

Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, uygulanmasına devam olunacağı öngören üçüncü fıkra hükmünün, Anayasanın 38 inci maddesinin “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz” hükmü ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4 No’lu Protokolün 1 inci maddesi ile çeliştiği açıktır.

Bu nedenle iptali istenen üçüncü fıkra hükmü yukarıda (1) numaralı başlık altında etraflıca belirtilen nedenlerle Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.

3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından da asliye ceza mahkemesinin görevinin devam edeceğini öngören dördüncü fıkranın da, üçüncü fıkranın iptali halinde uygulama olanağının kalmayacağı açıktır ve dolayısıyla bu fıkranın da 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince iptali gerekir.

IV. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ

İptali istenen kurallar, anayasa hükümlerine açıkça aykırı olduğu gibi, Hukukun Temel İlkelerine ve evrensel ceza kurallarına ters düştükleri için uygulanmaları halinde sonradan giderilmesi güç ya da olanaksız durum ve zararların doğabileceği açıktır.

Öte yandan, Anayasal düzenin en kısa sürede hukuka aykırı kurallardan arındırılması, hukuk devleti sayılmanın da gereğidir. Anayasaya aykırılığın sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama bulunmamaktadır.

Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça aykırı olan iptali istenen kuralların, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.

V. SONUÇ VE İSTEM

Yukarıda açıklanan gerekçelerle, 14.12.2009 tarihli ve 5941 sayılı Çek Kanununun;

1) 5 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin, Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduklarından,

2) 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesinin, Anayasanın 38 inci maddesine aykırı olduğundan,

3) 5 inci maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesinin, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan,

4) 5 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki “gerçek ve” ibaresinin, Anayasanın 2 nci maddesine aykırı olduğundan,

5) 5 inci maddesinin dokuzuncu fıkrasının, 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince,

6) 5 inci maddesinin onbirinci fıkrasının, 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince,

7) 6 ncı maddesinin 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince,

8) 7 nci maddesinin Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

9) Geçici madde 1’in;

a- Üçüncü fıkrasının Anayasanın 2 nci, 38 inci ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduğundan,

b- Dördüncü fıkrasının 2949 sayılı Yasa’nın 29 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince,

iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin istemimizi saygı ile arz ederiz.”

B- 2010/14 Esas Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:

“14/12/2009 tarih 5941 sayılı Çek Kanununun 20/12/2009 tarihinde yürürlüğe girmesiyle 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkındaki Kanun mülga edilmiş ise de; 5941 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinin 3. fıkrasında “Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleri ile ilgili olarak 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. 26/09/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7. madde hükmü saklıdır.” hükmü yer almıştır.

Mülga 3167 sayılı Yasa’nın soruşturma ve kovuşturma usulü, görevli ve yetkili mahkeme başlıklı 16/b maddesinde “16. maddede ön görülen suçlardan dolayı ...Asliye Ceza Mahkemesinde bakılır…

5271 sayılı Yasanın 3. maddesinde “mahkemelerin görevi kanunla belirlenir”

Suçun işlendiği tarih 5941 sayılı Yasanın yürürlük tarihinden önce olup sanık hakkında 5237 sayılı TCK.nun 7. maddesi hükmü de dikkate alınarak 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur. Hal böyleyken 5941 s. Yasa’nın geçici 1. maddesinin 4. fıkrasında “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından, Asliye Ceza Mahkemesinin görevi devam eder.” hükmüne istinaden sanık hakkında suçun işlendiği tarihe bakılmaksızın 5941 S.Y.nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra mahkememize kamu davası açılmış olup Karşılıksız Çek Keşide Etmek suçundan 5941 sayılı Yasanın yürürlük tarihine kadar açılmış davası bulunanlar alt dereceli mahkemelere göre daha güvenli, üst dereceli mahkemelerde yargılanmaları devam ederken (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30/05/2006 tarih ve 148/148 sayılı içtihattında belirttiği üzere “... üst dereceli mahkemeler alt dereceli mahkemelere göre daha güvenli mahkemelerdir”) eşit durumda olan ancak 5941 sayılı Yasanın yürürlük tarihinden sonra mahkememize açılan bu dava nedeniyle alt dereceli mahkememizde yargılanmasının 1982 Anayasasının 10. maddesinde “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzer sebeplerle ayrım gözetmeksizin yasalar önünde eşittir.” ilkesiyle 36. maddede “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” ilkesiyle bağdaşmayacağı anlaşıldığından yasalar önünde her anlamda eşit olan kişilerin eş zamanlı bir kısmının üst dereceli Asliye Ceza Mahkemelerinde yargılanmaları devam ederken bir kısmının alt dereceli Sulh Ceza Mahkemelerinde yargılanmasına yol açan ve Anayasanın kişilerin yargı mercileri önünde adil yargılanma hakkını düzenleyen 36. maddesiyle, kişilerin yasalar önündeki eşitliği ilkesini düzenleyen 10. maddesine aykırılık teşkil eden ve ihlaline yol açan 5941 SY.nın geçici 1. maddesinin 4. fıkrasında yer alan “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar “tümcesinin Anayasanın 152. maddesi gereğince iptaline karar verilmesi saygıyla arz ve talep olunur.”

 

C- 2010/15 Esas Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:

“Kamu davası derdest iken 5941 sayılı Çek Kanununun 27438 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak 20/12/2009 tarihinde yürürlülüğe girmiştir.

Yürürlüğe giren 5941 sayılı Yasa ile 3167 sayılı Yasanın karşılaştırmasının yapılarak 5237 sayılı TCK’nın 7/2. maddesine göre lehe olan yasaların sanıklar yönünden uygulanması gerekmekte olup yürürlüğe giren 5941 sayılı Yasanın da lehine hükümlerinin sanıklar yönünden uygulanması gerekmektedir.

Mahkememizin 21/01/2010 tarihli celsesinde 1 nolu ara kararı ile Anayasa Mahkemesine iptal davası açılmasına karar verilmiştir.

İPTALİ İSTENEN YASA MADDESİ

5941 sayılı Çek Kanunun 5/3. maddesinin 2. cümlesindeki “Gerçek kişinin ... vekili olarak çek düzenlenmesi halinde, bu çekten dolayı ... cezai sorumluluk çek hesabı sahibine aittir.” hükmü.

 

AYKIRILIĞI İDDİA OLUNAN ANAYASA MADDESİ:

Anayasamızın Cumhuriyetin temel niteliklerinden “Hukuk Devleti”ne ilişkin 2. maddesi.

İPTAL GEREKÇELERİ

5941 sayılı Çek Kanunu 20/12/2009 tarihli 27438 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Dosyamızda sanık Salih Efecik hesap sahibi gerçek kişi sanık Cemil Karakuşlu ise Salih Efecik’in vekili sıfatı ile sanık durumundadır.

3167 sayılı Yasanın 16/1. maddesi uyarınca hem hesap sahibi gerçek kişiler hem de vekilleri çek bedeli kadar adli para cezası ile cezalandırılmakta ve ayrıca yine hem hesap sahibi gerçek kişi hem de vekili hakkında 3167 sayılı Yasanın 16/3 maddesine göre 1-5 yıl arasında çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına karar verilmektedir.

5941 sayılı Yasanın 5/3. maddesi ile hesap sahibi gerçek kişi yönünden kişinin cezai sorumluluğunun bulunduğu bildirilerek temelde bir değişiklik yapılmamıştır.

Ancak; 5941 sayılı Yasanın 5/3. maddesi ile vekaleten çek keşide edilmesi halinde vekilin hukuki ve cezai sorumluluğu kaldırılmıştır.

5941 sayılı Yasanın 5/3. maddesinin ilk cümlesinde gerçek kişilere vekaleten çek keşide edilmesi açıkça yasaklanmıştır.

Hiçbir hukuk devletinde bir yasak getirilip yasağın karşısında yaptırım öngörülmemesi söz konusu olamaz.

Aynı Yasa maddesinin 1. cümlesi ile yasak getirilmiş, 2. cümlesinde ise yasağa uymayan vekilin cezai ve hukuki sorumluluğunun bulunmadığı açıklanmıştır.

Hukuk ihlalinde sınır tanımayan yasa koyucu vekilin cezai sorumluluğunu kaldırılmanın yanında davamız konusu olmamakla birlikte “hukuki” sorumluluğunu da kaldırmıştır.

Çeklerdeki cirantaların ya da avalistlerin ya da benzer sıfatla imzası bulunan tüm şahısların hukuki sorumluluğunda hiçbir tereddüt bulunmadığından tüm bu bahsedilen kişiler aleyhine her türlü hukuki takibat yapılabilmektedir.

Vekilin hukuki ve cezai sorumluluğunun olmadığının açıklanması tam bir suç işlemeye teşviktir.

Uygulamada çek hesabı açma yasağı bulunan kişiler yakınları (genellikle eş, anne-baba ya da kardeşleri) adına hesap açtırıp onlardan vekaletname alarak çek keşide etmektedirler.

Yani uygulamada, keşide edilen çeklerden çıkar temin eden hesap sahibi değil vekaleten çek keşide eden kişilerdir.

5941 sayılı Yasa genel olarak değerlendirildiğinde Mahkemeler bankaların yardımcı kuruluşları haline getirilmektedir. 25 yapraklı bir çek karnesi nedeniyle mahkemelere 74 adet dava açılması mümkündür. 25 adet 5941 sayılı Yasanın 5/1. maddesine göre karşılıksız çek davası (Sulh Ceza Mahkemelerine) 25 adet 5941 sayılı Yasanın 5/4. maddesine göre çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmesi için (Sulh Ceza Mahkemelerine) ve 2 yapraktan itibaren yasağa uymama nedeniyle 5941 sayılı Yasanın 7/6. maddesine göre 24 adet (Asliye Ceza Mahkemelerine) dava açılması söz konusu olabilecektir.

Söz konusu muhtemel dava sayısı gözönünde bulundurulduğunda, devletin şekli sosyal hukuk devletinden daha çok kapitalist sistemi çağrıştırmaktadır.

Yine genel olarak çıkartılmakta olan yasalar, sadece mahkemelerin işleyişini engellemekten başka bir işe yaramamaktadır. Çok uzun yıllar sonra değiştirilen Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden dahi değiştirilmek durumunda kalınmıştır. Söz konusu yasalar Hukuk Fakültelerinde acilen KODİFİKASYON dersinin müfredata alınmasını zorunlu hale getirmiştir.Yine söz konusu yasalar ile sadece yasa numaraları değişmekte temel hiçbir mantalite değişmemekte ve yasalar sadece yargının işleyişini alt üst etme sonucunu doğurmaktadır.

Vekaleten çek keşide etmek yasaklandıktan sonra, bu eylemin cezası 5941 sayılı Yasanın 7/6 maddesindeki yasağa rağmen çek keşide etme cezası olması gerekir. Zira Mahkemenin yasaklama kararına rağmen çek keşide etmek anılan yasa maddesi ile yaptırıma bağlanmıştır.Vekaleten çek keşide etmek yasa ile yasaklandığından yasanın yasağına rağmen çek keşide edildiğinden belirtilen yasa maddesi ile cezalandırmak mümkün olabilecek iken açıklandığı gibi açık bir çelişki ortaya çıkmaktadır.

İptal kararı verilmesi halinde, çek sahibinin de yaptırımdan kurtulması söz konusu değildir. İptali istenen yasa maddesinin ilk anda hesap sahibinin sorumluluğunun açıkladığı intibağı uyanmakta ise de iptali istenen yasa maddesi vekaleten çek keşide eden vekilin cezasını ortadan kaldırma amacı taşımaktadır. Zira zaten mevcut uygulamada çek keşide eden ve çek hesabı ayrı ayrı cezalandırılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle; iptali istenen yasa maddesi açıkça Anayasamızın temel ilkesi olan hukuk devleti ilkesine aykırı olduğundan Anayasa Mahkemesine iptal davası açılmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ VE TALEP:

 

5941 sayılı Yasanın 5/3. maddesinin 2. cümlesinde “gerçek kişinin ... vekili olarak çek düzenlenmesi halinde, bu çekten dolayı ... cezai sorumluluk çek hesabı sahibine aittir” hükmünün

Anayasamızın 2. maddesindeki Hukuk Devleti ilkesine aykırı olduğundan iptali için Anayasamızın 152/1. maddesine göre Anayasa Mahkemesine iptal davası açılmasına,

Anayasa Mahkemesi Başkanlığına sunulmak üzere gerekçeli iptal başvurusu ile birlikte dosyanın onaylı suretinin Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliğine gönderilmesine karar verildi.”

D- 2010/16 Esas Sayılı İtiraz Başvurusunun Gerekçe Bölümü Şöyledir:

“Küçükçekmece C. Başsavcılığının 2010/1877 E sayılı iddianamesi ile sanığın Yapı ve Kredi Bankası Çarşamba Şubesine ait 31.07.2009 tarihli 4100.- TL bedelli 1943994 no.lu keşide ettiği çekin müşteki tarafından süresinde bankaya ibrazında karşılığının mevcut olmadığı ve sanığın düzeltme hakkını da kullanmadığından bahisle; 5941 sayılı Çek Kanununun 5/1, 3167 sayılı Kanunun 16/1-3, TCK.nun 7. ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması iddia ve talep olunmuştur.

Mahkememizce yapılan incelemede; 20.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5941 sayılı Çek Kanunun aşağıda belirtilen maddelerinde Anayasanın 10. ve 36. maddelerine aykırılık tespit edilmiştir.

5941 sayılı Yasanın geçici madde 1 “(1) Bankalar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde, 2 nci maddeye göre yayımlanacak tebliğde belirlenen esaslara uygun olarak yeni çek defterleri bastırırlar.

(2) Bankalar, 1/7/2010 tarihine kadar müşterilerine yeni çek defterlerini verir ve ellerindeki eski çek defterlerini imha ederler.

(3) Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7 nci maddesi hükmü saklıdır.

(4) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevi devam eder.” hükmü yer almıştır.

Anayasamızın 10/1. maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”; 10/4. fıkrasında, “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” hükmü yer almıştır.

Yine Anayasamızın 36. maddesinde; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükümleri yer almıştır.

20.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5941 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinin 4. fıkrasında yer alan düzenleme ile “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Yasanın 16. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevi devam eder” hükmüyle 20.12.2009 tarihine kadar 3167 sayılı Yasanın 16. maddesi uyarınca açılan davalarda Asliye Ceza Mahkemeleri; bu tarihten sonra 3167 sayılı Yasanın 16. maddesi uyarınca açılan davalarda Sulh Ceza Mahkemeleri görevli kılınmıştır. Diğer bir anlatımla aynı yasanın uygulanacağı kişilerle ilgili davaların bir kısmına Asliye Ceza Mahkemelerinde, bir kısmına da Sulh Ceza Mahkemelerinde bakılma durumu gündeme gelmiştir. Aradaki farkı meydana getirecek tek unsur ise davanın açılma tarihinin 20.12.2009 tarihinden önce ya da sonra olmasıdır. Diğer bir deyişle 20.12.2009 tarihinden evvel ki açılmış olan davalarda görevli mahkemeler Asliye Ceza Mahkemeleri olduğundan daha güvenli mahkemeler olan Asliye Ceza Mahkemelerinde yargılanan kişiler lehine ayrıcalık tanınmış olmaktadır. Bu durum Anayasanın 10. maddesindeki “kanun önündeki eşitlik ilkesine” ve daha güvenceli mahkemelerde yargılanamayan kişilerin Anayasanın 36. maddesinde belirtilen “adil yargılanma hakkının “ ihlali niteliğindedir. 3167 sayılı Yasanın 16. maddesinde tanımlanan suçlardan dolayı açılan davalarda Asliye Ceza Mahkemelerinin görevinin devam etmesi anılan ilkelerin doğal sonucu olmalıdır. Bu nedenlerle; 5941 S.Y.nın geçici madde 1 - 4. fıkrası Anayasamızın 10. ve 36. maddelerine aykırıdır. Bu fıkrada yer alan “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar...” tümcesinin iptali yönünde Anayasamızın 152. maddesi çerçevesinde Anayasa Mahkemesine müracaat gereği hasıl olmuştur.

NETİCE VE TALEP: Yukarıda izah edildiği üzere;

20.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5941 sayılı Çek Yasasının geçici madde 1-4. fıkrasında yer alan; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevi devam eder.” hükmünün “bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar ...” tümcesinin Anayasamızın 152. maddesi çerçevesinde iptaline karar verilmesini saygılarımızla arz ederiz.”

II- YASA METİNLERİ

A- Dava ve İtiraz Konusu Yasa Kuralları

1- Yasa’nın dava konusu kuralların da yer aldığı 5. maddesi şöyledir:

“Ceza sorumluluğu, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı

MADDE 5- (1) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamaz. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına; bu yasağın bulunması hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının devamına hükmeder. Bu davalar, çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da hesap sahibinin yahut şikâyetçinin yerleşim yeri mahkemesinde görülür.

 

(2) Birinci fıkra hükmüne göre çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlü olan kişi, çek hesabı sahibidir. Çek hesabı sahibinin tüzel kişi olması hâlinde, bu tüzel kişinin mali işlerini yürütmekle görevlendirilen yönetim organının üyesi, böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişiler, çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlüdür.

(3) Çek hesabı sahibi gerçek kişi, kendisi adına çek düzenlemek üzere bir başkasını temsilci veya vekil olarak tayin edemez. Gerçek kişinin temsilcisi veya vekili olarak çek düzenlenmesi hâlinde, bu çekten dolayı hukuki ve cezai sorumluluk çek hesabı sahibine aittir.

(4) Karşılıksız çek düzenleyen, adına karşılıksız çek düzenlenen ve ileri düzenleme tarihli çek üzerinde yazılı tarihe göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmayan gerçek ve tüzel kişi hakkında, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde resen mahkeme tarafından, karşılıksız çıkan her bir çekle ilgili olarak, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilir.

(5) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı ile ilgili olarak, herhangi bir adres değişikliği bildiriminde bulunulmadığı sürece ilgilinin çek hesabı açtırırken bildirdiği adrese 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 35 inci maddesine göre derhal tebligat çıkarılır. Adresin bankaya yanlış bildirilmesi veya fiilen terkedilmiş olması hâlinde de, tebligat yapılmış sayılır.

(6) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, elindeki bütün çek yapraklarını ait olduğu bankalara iade etmekle yükümlüdür. Bu kişi adına yeni bir çek hesabı açılamaz.

(7) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on gün içinde, düzenlemiş bulunduğu ve henüz karşılığı tahsil edilmemiş olan çekleri, düzenleme tarihlerini, miktarlarını ve varsa lehtarlarını da göstermek suretiyle, muhatap bankaya liste hâlinde vermekle yükümlüdür.

(8) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına ilişkin bilgiler, güvenli elektronik imza ile imzalandıktan sonra, Adalet Bakanlığı Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına elektronik ortamda bildirilir. Bu bildirimler ile bankalara yapılacak duyurulara ilişkin esas ve usuller, Adalet Bakanlığının uygun görüşü alınarak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından belirlenir.

(9) Karşılıksız kalan bir çekle ilgili olarak yapılan soruşturma veya kovuşturma neticesinde;

a) Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına,

b) Mahkeme tarafından, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın düşmesi veya davanın reddine,

karar verilmesi hâlinde, aynı kararda, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasına da karar verilir. Bu karar, kesinleşmesi hâlinde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına sekizinci fıkradaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

(10) Koruma tedbiri olarak verilen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına yapılan itirazın kabulü hâlinde, bu kararla ilgili olarak da sekizinci fıkradaki bildirim ve yayımlanma usulü izlenir.

(11) Birinci fıkrada tanımlanan suç nedeniyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, ön ödemeye ve 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 297 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki tebliğnamenin tebliğine ilişkin hükümler uygulanmaz.”

2- Yasa’nın dava konusu 7. maddesi şöyledir:

“Diğer ceza hükümleri

MADDE 7- (1) Tacirin ticari işletmesiyle ilgili iş ve işlemlerinde, tacir olmayan kişinin çek defterini kullanarak çek düzenleyen ve düzenleten kişi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Tacir olmayan kişiye tacir kişiye verilmesi gereken çek defteri veren banka görevlisi hakkında elli günden yüzelli güne kadar adli para cezasına hükmolunur.

(3) 2 nci maddenin üçüncü fıkrasındaki yükümlülüğe aykırı olarak bankaya gerçek dışı beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Beyanname almadan veya beyannameye rağmen, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunan kişiye veya bu kişinin yönetim organında görev yaptığı veya temsilcisi ya da imza yetkilisi olduğu tüzel kişiye çek defteri veren banka görevlileri elli günden yüzelli güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

(4) Kısmen veya tamamen karşılığı bulunmayan çekle ilgili olarak, talebe rağmen, karşılıksızdır işlemi yapmayan banka görevlisi, şikâyet üzerine bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(5) Karşılığı tahsil edilmek üzere bankaya ibraz edilen çekin karşılığının hesapta mevcut olmasına rağmen, hamile ödemede bulunmayan ya da bankanın kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarı hamile ödemeyen banka görevlisi, şikâyet üzerine bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(6) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, buna rağmen çek düzenlerse, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(7) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi adına çek hesabı açan banka görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(8) Çek defteri basmaya veya bastırmaya kanunen yetkili kılınanlar dışında çek defteri basanlar ve bastıranlar iki yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

(9) Hamiline çek defteri yaprağını kullanmadan hamiline çek düzenleyen kişi, bu aykırılığı içeren her bir çekle ilgili olarak, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(10) 2 nci maddenin, sağlanması ve saklanması gereken bilgi ve belgelere ilişkin hükmüne aykırı hareket edilmesi veya çekin karşılıksız çıkması dolayısıyla hamili tarafından talep edilmesi üzerine düzenleyicinin banka kayıtlarındaki adreslerinin kendisine verilmemesi hâlinde, ilgili bankaya Cumhuriyet savcısı tarafından beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir.”

3- Yasa’nın dava konusu kuralların da yer aldığı Geçici 1. maddesi şöyledir:

“Geçiş hükümleri

GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bankalar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde, 2 nci maddeye göre yayımlanacak tebliğde belirlenen esaslara uygun olarak yeni çek defterleri bastırırlar.

(2) Bankalar, 1/7/2010 tarihine kadar müşterilerine yeni çek defterlerini verir ve ellerindeki eski çek defterlerini imha ederler.

(3) Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7 nci maddesi hükmü saklıdır.

(4) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevi devam eder.

(5) 31/12/2011 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.

(6) Bu Kanunun 5 inci maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca yapılacak bildirimler, 1/7/2010 tarihine kadar yazılı ortamda yapılabilir.

(7) Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 3167 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca kurulmuş olan Bankalararası Takas Odaları Merkezi, bu Kanunun 8 inci maddesinde öngörülen tüzel kişiliği haiz sistem kuruluncaya kadar faaliyetlerine devam eder ve yeni kurulacak tüzel kişiliğe herhangi bir işleme gerek kalmaksızın devrolunur. Yeni kurulacak tüzel kişilik bu devir nedeniyle doğacak her türlü vergi, resim, harç ve fondan muaftır.”

B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde ve başvuru kararlarında Anayasa’nın 2., 10., 36., 38. ve 90. maddelerine dayanılmış; 142. maddesi ise ilgili görülmüştür.

III- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Sacit ADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 25.2.2010 günü yapılan ilk inceleme toplantılarında, dosyalarda eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine ve yürürlüğü durdurma isteminin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

IV- BİRLEŞTİRME KARARLARI

A- 14.12.2009 günlü, 5941 sayılı Çek Kanunu’nun geçici 1. maddesinin (4) numaralı fıkrasında yer alan “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar…” ibaresinin iptaline karar verilmesi istemiyle yapılan 2010/14 ve 2010/16 esas sayılı itiraz başvurularına ilişkin davaların;

B- 14.12.2009 günlü, 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ikinci tümcesinin “Gerçek kişinin…vekili olarak çek düzenlenmesi hâlinde, bu çekten dolayı … cezai sorumluluk çek hesabı sahibine aittir.” bölümünün iptaline karar verilmesi istemiyle yapılan 2010/15 esas sayılı itiraz başvurusuna ilişkin davanın;

Aralarındaki hukuki irtibat nedeniyle 2010/6 esas sayılı dava ile BİRLEŞTİRİLMESİNE, esaslarının kapatılmasına, esas incelemenin 2010/6 esas sayılı dosya üzerinden yürütülmesine, 25.2.2010 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen Yasa kuralları, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

A- Yasa’nın 5. Maddesinin (1) Numaralı Fıkrasının Birinci ve İkinci Cümlelerinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, dava konusu kuralla, yalnızca sözleşmeden doğan yükümlülüklere aykırılık nedeniyle özgürlüğün kısıtlanması yasağı getiren Anayasanın 38. maddesine aykırı bir düzenlemenin yapıldığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4 No’lu Protokolün 1. maddesinden aynen alınmış olan bu Anayasa kuralına göre, bir kimsenin yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğünü yerine getirmediği için özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı, bunun insan onuruna aykırı olacağı, çekin, borç sebebini ihtiva etmemiş olsa bile geçerli borç ikrarını içeren bir havale ve sözleşme senedi olduğu, hukuk devletinde, devlet erki kullanılarak yapılan tüm işlemlerin nihai amacının “kamu yararı” olması gerektiği, kamu yararının, yasama organının takdir yetkisi içinde de bir sınırının olduğu, oluşturulan yapay güven ortamı ile hamilin, kendisine yapılacak ödemelerde çeki daha kolay kabul etmesi nedeniyle kötü niyetli keşideciler tarafından aldatılabilir hale geldiği, bu durumun da kamu yararına dayandığını söylemenin mümkün olamayacağı belirtilerek kuralların Anayasa’nın 2., 38. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Yasa’nın 1. maddesinde, Yasa’nın amacının, çek defterlerinin içeriklerine, çek düzenlenmesine, kullanımına, çek hamillerinin korunmalarına ve kayıt dışı ekonominin denetim altına alınması önlemlerine katkıda bulunmaya ilişkin esaslar ile çekin karşılıksız çıkması ve belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık hallerinde ilgililer hakkında uygulanacak yaptırımları belirlemek olduğu ifade edilmiştir.

Yasa’nın 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının dava konusu birinci ve ikinci cümlelerinde, üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, hamilin şikâyeti üzerine her bir çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunacağı ancak, hükmedilecek adli para cezasının çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamayacağı öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde konuyla ilgili olarak, Anayasa’nın 38. maddesinin yedinci fıkrasında düzenlenen ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi bağlamında güvence altına aldığı kusursuz ceza olmaz kuralının gereği olarak çekte karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçunun, en azından taksire dayalı kusurluluğu gerektiren bir suç olarak tanımlandığı ve objektif (kusursuz) sorumluluğu gerektiren bir suç olmadığı, kişinin elinde olmayan sebeplerle ortaya çıkan zorunluluk hali dolayısıyla doğal afet, savaş, kaza geçirmesi gibi sebeplerle çekin karşılığını ilgili hesapta zamanında bulunduramamış olması halinde ceza ile sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir.

Anayasa’nın 38. maddesinin sekizinci fıkrasında “Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kararlarında da belirtildiği gibi, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda kambiyo senetleri arasında düzenlenen çek, temel ilişkide bir sözleşmenin bulunup bulunmamasından bağımsız olarak, kambiyo hukukuna özgü borç doğuran özel bir havaledir. Hatır senetlerinde olduğu gibi taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin bulunmadığı veya temelde yer alan sözleşmenin geçersiz olduğu durumlarda bile çek, başlı başına borç kaynağı biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca, haksız fiil veya sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan bir borç için dahi çek keşide edilebilmektedir. Çeki elinde bulunduran hamil, keşideci ile lehdar arasındaki temel ilişkiden kaynaklanan bir alacağı değil, doğrudan doğruya çekten doğan bir hakkı iktisap etmektedir. O halde, çek ilişkisi bizzat sözleşme olmadığı gibi, çekin temelinde her zaman bir sözleşme bulunması da zorunlu değildir. Temelde bir sözleşme ilişkisinin bulunduğu durumlarda ise çekte, bu ilişkiden bağımsız ve sözleşme olarak nitelendirilemeyecek bir kambiyo taahhüdü söz konusudur. Borçlu, temel ilişki ne olursa olsun borcunu ödemek için çek kullandığında, asıl borç ilişkisi dışında kambiyo ilişkisi doğmaktadır. Bu nedenle çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişinin cezalandırılmasında Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

Hukuk devletinde ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerde Anayasa’ya ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunlara uygulanacak yaptırımın türü ve ölçüsü, cezayı ağırlaştırıcı ve hafifleştirici nedenlerin belirlenmesi gibi konularda yasakoyucunun takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu nedenle çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişinin ne şekilde cezalandırılacağı hususu yasakoyucunun takdir yetkisi içinde kalmaktadır.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kurallar, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Dava konusu kuralların Anayasa’nın 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

B- Yasa’nın 5. Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, çek hesap sahibinin tüzel kişi olması durumunda ve eğer yönetim kurulu tarafından bir kişi bu konuda görevlendirilmişse o kişinin, eğer görevlendirme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan kişi veya kişilerin tamamının ceza hukuku açısından sorumlu tutulduğu, tüzel kişilerde yönetim organı üyesi olan kişilerin, suça konu eylemi işlememeleri ve hatta suça konu eylemden haberlerinin olmaması halinde bile cezai yaptırımla karşılaşmalarının mümkün olacağı, bu durumun cezaların şahsiliği ilkesi ile bağdaştırılamayacağı, kişinin yalnızca kendi fiilinden sorumlu olabileceği ve işlemediği bir fiilden sorumlu tutulamayacağı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 38. maddesinin yedinci fıkrasına aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile de karar verebileceğinden, iptali istenen kuralla ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 167. maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.

Yasa’nın 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasında çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında adli para cezasının hükmolunacağı; (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde ise çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlü olan kişinin çek hesabı sahibi olduğu belirtilerek suçun ancak gerçek kişilerce işlenebileceği öngörülmüştür.

Dava konusu kuralda ise çek hesabı sahibinin tüzel kişi olması hâlinde, bu tüzel kişinin mali işlerini yürütmekle görevlendirilen yönetim organının üyesinin, böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişilerin çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlü oldukları belirtilmiştir.

Anayasa’nın 38. maddesinin yedinci fıkrasında, ceza sorumluluğunun şahsi olduğu ifade edilmiştir. Cezaların şahsiliğinden amaç, bir kimsenin işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılmamasıdır. Başka bir anlatımla kimsenin başkasının fiilinden sorumlu tutulmamasıdır.

Tüzel kişiler, kendilerini oluşturan kişi veya mal topluluklarından bağımsız ve ayrı kişilerdir. Bu nedenle kendilerini oluşturan üyelerden bağımsız olarak yetkili yönetim organları aracılığıyla hak edinip borç altına girebilirler. Tüzel kişilerin kendilerini oluşturan üyelerinden bağımsız olmaları sebebiyle de üyelerinin veya yetkili yönetim organlarının değişmesiyle girdikleri borçlardan dolayı sorumluluklarında herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Başka bir ifade ile yetkili yönetim organlarının işlemlerinden doğan borçlardan dolayı anılan organ ya da bu organı oluşturan üyelerinin bir kısmı değişse bile tüzel kişinin bu borcu ödeme yükümlülüğü devam eder. Bu yükümlülük ise borcun ödenmesi gereken tarihteki mali işleri yürüten yönetim organı veya bu konuda görevlendirilen kişi tarafından yerine getirilecektir. Zira anılan organ veya kişi, tüzel kişiye ait mali işleri yürütmektedir. Dolayısıyla tüzel kişinin mali işlerini yürütmekle görevlendirilen yönetim organı üyesi, böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişiler, tüzel kişinin hesapları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olacaklarından ibraz süresi içinde her bir çekin karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlüdürler. Buna göre, tüzel kişinin mali işlerini yürütmekle ilgili bir üyenin görevlendirilmemesi halinde çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet vermeleri nedeniyle yönetim organının sorumlu tutulmalarında cezaların şahsiliği ilkesiyle çelişen bir yön bulunmamaktadır.

Nitekim, 6762 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde her tacirin, ticari defterler tutmaya mecbur olduğu ve bütün ticari faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerektiği kurala bağlanmış; 66. maddesinde ise her tacirin, ticari işletmesinin iktisadi ve mali durumunu, borç ve alacak münasebetlerini ve her iş yılı içinde elde edilen neticeleri tespit etmek maksadıyla, işletmenin mahiyet ve öneminin gerektirdiği bütün defterleri ve eğer tacir tüzel kişilik ise yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri ve karar defteri tutmaya; yine anılan maddede tacirin işletmesi ile ilgili işler dolayısıyla aldıkları mektup, yazı, telgraf, fatura, cetvel, senet gibi vesika ve kağıtlarla ödemelerini gösteren vesikaları ve yazdığı mektup, yazı ve telgrafnamelerin kopyalarını ve mukaveleleri, taahhüt ve kefalet ve sair teminat senetleri ve mahkeme ilamları gibi belgeleri muntazam bir tarzda dosya halinde saklamaya mecbur olduğu belirtilmiştir.

Buna göre tüzel kişilerin yukarıda anılan defter ve belgeleri yasa gereği tutmaları ve tüzel kişinin mali işlerini yürütmekle görevlendirilen yönetim organının üyesinin, böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişilerin ticari işletmeleriyle ilgili olarak basiretli bir iş adamı gibi hareket etmelerinin gerektiği gözönüne alındığında tüzel kişi adına keşide edilen çeklerin karşılıklarını ilgili hesapta bulundurmakla yükümlü oldukları açıktır. Bu yükümlülük tüzel kişi adına çekin keşide edilmesinden sonra belirlenen yönetim organı üyesi veya böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişiler için de geçerlidir.

Öte yandan, Anayasa’nın 167. maddesinin birinci fıkrasında, “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır.” kuralına yer verilmiştir. Para, kredi ve sermaye politikalarının oluşmasında ve saptanmış politikaların uygulanmasında Devletin önemli görevleri bulunmaktadır. Buna göre Devlet, piyasayı ve ticaret hayatını korumak amacıyla çekin, güvenli bir ödeme aracı olarak kullanılmasını sağlamakla yükümlüdür.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 38. ve 167. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

C- Yasa’nın 5. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının İkinci Cümlesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde ve başvuru kararında (2010/15), vekaleten çek keşidesi yasaklanmış olmasına rağmen vekaleten çek keşide edenin değil çek hesabı sahibinin hukuki ve cezai sorumluluğuna gidildiği, hukukun temel ilkelerine ve ceza kurallarına aykırılık oluşturulduğu, temsilci veya vekilin eyleminin cezasının olmaması nedeniyle kişilerin suç işlemeye teşvik edildiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Yasa’nın 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde çek hesabı sahibi gerçek kişinin, kendisi adına çek düzenlemek üzere bir başkasını temsilci veya vekil olarak tayin edemeyeceği; ikinci cümlesinde ise gerçek kişinin temsilcisi veya vekili olarak çek düzenlenmesi hâlinde, bu çekten dolayı hukuki ve cezai sorumluluğun çek hesabı sahibine ait olduğu kurala bağlanmıştır. Böylece gerçek kişilerin kendileri adına çek düzenlemek üzere bir başkasını temsilci veya vekil olarak tayin etmeleri yasaklanmıştır.

Kuralda yasağa aykırı hareket eden çek hesabı sahibi gerçek kişinin, bu çekten dolayı hukuki ve cezai yönden sorumlu olduğu belirtilmesine rağmen, bu yasağa aykırı hareket eden temsilci veya vekilin cezai ve hukuki sorumluluğundan bahsedilmemiştir. Ancak bu durum, vekil veya temsilcinin hiçbir surette hukuki ve cezai olarak sorumlu tutulamayacağı anlamına gelmemektedir. Temsilci veya vekilin de genel hükümler çerçevesinde karşılıksız kalan çekle ilgili olarak sorumlu tutulabilecekleri doğal olup, bu sorumluluğu engelleyen bir kural da bulunmamaktadır. Buna göre kuralın, hukuk devleti ile çelişen bir yönü bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

D- Yasa’nın 5. Maddesinin (4) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “…gerçek ve…” İbaresinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Yasa’nın 5. maddenin (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesine ilişkin başvuruda belirtilen gerekçelerle kuralın, Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Yasa’nın 5. maddesinin dava konusu ibarenin de yer aldığı (4) numaralı fıkrasında, karşılıksız çıkan her bir çekle ilgili olarak, karşılıksız çek düzenleyen, adına karşılıksız çek düzenlenen ve ileri düzenleme tarihli çek üzerinde yazılı tarihe göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmayan gerçek ve tüzel kişi hakkında, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde resen mahkeme tarafından çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verileceği kurala bağlanmıştır.

 

Yasa’nın 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasına ilişkin gerekçe bu kural için de geçerlidir. Bu sebeple yasağa aykırı hareket eden temsilci veya vekil, karşılıksız çıkan her bir çekle ilgili olarak genel hükümler çerçevesinde sorumlu tutulabileceğinden, temsilci veya vekil hakkında da “karşılıksız çeki düzenleyen” sıfatıyla çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilebilecektir. Nitekim madde gerekçesinde de güvenlik tedbiri olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının, karşılıksız çeki düzenleyen gerçek kişi hakkında verileceği belirtilmiştir. Buna göre kuralın, hukuk devleti ile çelişen bir yönü bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

E- Yasa’nın 7. Maddesinin İncelenmesi

Dava dilekçesinde, Yasa’nın 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasına ilişkin başvuruda belirtilen gerekçelerle kuralın, Anayasa’nın 2., 38. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu maddenin (1) numaralı fıkrasında tacirin ticari işletmesiyle ilgili iş ve işlemlerinde, tacir olmayan kişinin çek defterini kullanarak çek düzenleyen ve düzenleten kişinin; (2) numaralı fıkrasında tacir olmayan kişiye tacir kişiye verilmesi gereken çek defteri veren banka görevlisinin; (3) numaralı fıkrasında Yasa’nın 2. maddesinin üçüncü fıkrasındaki yükümlülüğe aykırı olarak bankaya gerçek dışı beyanda bulunan kişi ile beyanname almadan veya beyannameye rağmen, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunan kişiye veya bu kişinin yönetim organında görev yaptığı veya temsilcisi ya da imza yetkilisi olduğu tüzel kişiye çek defteri veren banka görevlilerinin; (4) numaralı fıkrasında kısmen veya tamamen karşılığı bulunmayan çekle ilgili olarak, talebe rağmen, karşılıksızdır işlemi yapmayan banka görevlisinin; (5) numaralı fıkrasında karşılığı tahsil edilmek üzere bankaya ibraz edilen çekin karşılığının hesapta mevcut olmasına rağmen, hamile ödemede bulunmayan ya da bankanın kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarı hamile ödemeyen banka görevlisinin; (6) numaralı fıkrasında hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişinin, buna rağmen çek düzenlemesi; (7) numaralı fıkrasında hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi adına çek hesabı açan banka görevlisinin; (8) numaralı fıkrasında çek defteri basmaya veya bastırmaya kanunen yetkili kılınanlar dışında çek defteri basanlar ve bastıranların; (9) numaralı fıkrada hamiline çek defteri yaprağını kullanmadan hamiline çek düzenleyen kişinin eylemleri suç olarak kabul edilmiştir. Maddenin (10) numaralı fıkrasında ise Yasa’nın 2. maddesinin, sağlanması ve saklanması gereken bilgi ve belgelere ilişkin hükmüne aykırı hareket edilmesi veya çekin karşılıksız çıkması dolayısıyla hamili tarafından talep edilmesi üzerine düzenleyicinin banka kayıtlarındaki adreserinin verilmemesi halinde ilgili bankanın idari para cezası ile cezalandırılacağı kurala bağlanmıştır.

Maddenin (10) numaralı fıkrası dışındaki diğer fıkralarında belirtilen kişilere, borçlu ile alacaklı arasında önceden var olan sözleşme ilişkisinden doğan yükümlülüğün yerine getirilmemesinden dolayı ceza verilmesi söz konusu olmayıp belirtilen yükümlülüklere aykırı davranılması nedeniyle ceza verilmektedir. Bu nedenle sözleşme ilişkisinden kaynaklanmayan yükümlülüklere aykırı davranışların cezalandırılmasında Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Maddenin (10) numaralı fıkrasında ise ilgili bankanın fıkrada belirtilen yükümlülüklere aykırı davranması halinde idari para cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiştir. İdari para cezaları ödenmediği durumlarda özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya çevrilemeyen cezalardan olması nedeniyle bu fıkra açısından da Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Öte yandan, Hukuk devletinde ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerde Anayasa’ya ve ceza hukukunun temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunlara uygulanacak yaptırımın türü ve ölçüsü, cezayı ağırlaştırıcı ve hafifleştirici nedenlerin belirlenmesi gibi konularda yasakoyucunun takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu nedenle kuraldaki yükümlülüklere aykırı hareket edenlerin ne şekilde cezalandırılacağı hususu yasakoyucunun takdir yetkisi içinde kalmaktadır.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Dava konusu kuralın Anayasa’nın 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

F- Yasa’nın Geçici 1. Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

Dava dilekçesinde, bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak 3167 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasına devam edilmesinin Anayasa’nın 38. maddesi ve AİHS’nin Ek 4 No’lu Protokolü’nün 1. maddesi ile çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 38. ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Dava konusu kuralda, bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, 3167 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı ancak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7. maddesi hükmünün saklı olduğu belirtilmiştir.

Fıkra gerekçesinde konuyla ilgili olarak “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce düzenlenmiş çeklerle ilgili olarak 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlanmıştır.” denilmektedir. Buna göre 5941 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 20.12.2009 tarihine kadar düzenlenmiş çeklerle ilgili olarak zaman bakımından uygulama ilkelerine de riayet edilerek 3167 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasına devam edilecektir.

Kural, 3167 sayılı Yasa hükümlerine göre bastırılan ve bu Yasa’nın yürürlük tarihinde keşide edilmiş çeklerle ilgili olarak uygulamada çıkabilecek tereddütleri gidermekte ve lehe olması durumunda 3167 sayılı Yasa hükümlerine göre sanığın cezalandırılabilmesine imkan vermektedir.

Yasa’nın 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerine ilişkin gerekçede belirtilen nedenlerle çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişinin cezalandırılmasında Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yön bulunmadığı gibi bu kişinin ne şekilde cezalandırılacağının belirlenmesi hususu yasakoyucunun takdir yetkisi içindedir.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 2. ve 38. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

Dava konusu kuralın Anayasa’nın 90. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

G- Yasa’nın Geçici 1. Maddesinin (4) Numaralı Fıkrasında Yer Alan “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar …” İbaresinin İncelenmesi

Başvuru kararlarında (2010/14 ve 2010/16), 3167 sayılı Yasa’nın yürürlük tarihinde işlenmiş karşılıksız çek keşide etme suçundan dolayı 5941 sayılı Yasa’nın yürürlük tarihine kadar açılmış olan kamu davalarının sulh ceza mahkemelerinden daha güvenli olan asliye ceza mahkemelerinde görülmesine rağmen 5941 sayılı Yasa’nın yürürlük tarihinden sonra açılmış olan kamu davalarının alt dereceli mahkeme olan sulh ceza mahkemelerinde görülmesinin eşitlik ve adil yargılanma hakkıyla çeliştiği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 10. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 29. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM İçtüzüğü’nün Anayasa’ya aykırılığı konusunda ilgililer tarafından ileri sürülen gerekçelere dayanmak zorunda değildir. İstemle bağlı kalmak koşuluyla başka gerekçe ile de karar verebileceğinden, iptali istenen kuralla ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 142. maddesi yönünden de inceleme yapılmıştır.

İtiraz konusu kuralla, 5941 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Yasa’nın 16. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevinin devam edeceği kurala bağlanmıştır. Buna göre 5941 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 20.12.2009 tarihine kadar 3167 sayılı Yasa’nın 16. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalarda asliye ceza mahkemeleri, anılan tarihten sonra açılan davalarda ise sulh ceza mahkemeleri görevlidir.

Fıkra gerekçesinde konuyla ilgili olarak “3167 sayılı Kanunun hükümlerine istinaden karşılıksız çek keşidesi suçundan açılmış olan davalarla ilgili olarak Tasarı hükümlerinden hareketle görevsizlik kararı verilmesinin önüne geçilecek düzenleme yapılmıştır.” denilmektedir.

Anayasa’nın 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.” denilmiştir. Buna göre hangi mahkemelere hangi görev ve yetkilerin verileceği, yargılama usullerinin saptanması yasakoyucunun takdir alanı içindedir. Mahkemelere verilen görev ve yetkileri kullanan hakimlerin tarafsızlığı, bağımsızlığı, Anayasa ve yasalara bağlılıkları açısından asliye ceza mahkemeleri ile sulh ceza mahkemeleri arasında güven yönünden bir farklılık olduğu kabul edilemez.

Açıklanan nedenlerle dava konusu kural, Anayasa’nın 142. maddesine aykırı değildir. İtiraz isteminin reddi gerekir.

Dava konusu kuralın Anayasa’nın 10. ve 36. maddeleri ile ilgisi görülmemiştir.

VI- YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİ

14.12.2009 günlü, 5941 sayılı Çek Kanunu’nun:

1- 5. maddesinin;

a- (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerine,

b- (2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesine,

c- (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesine,

d- (4) numaralı fıkrasında yer alan “… gerçek ve …” ibaresine,

2- 7. maddesine,

 

3- Geçici 1. maddesinin (3) numaralı fıkrasına,

yönelik iptal istemleri, 17.3.2011 günlü, E. 2010/6, K. 2011/54 sayılı kararla reddedildiğinden, bu madde, fıkra, cümle ve ibarelere ilişkin YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI İSTEMİNİN REDDİNE, 17.3.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

 

VII- SONUÇ

 

A- 7.5.2010 günlü, 5982 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun uyarınca, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmadan, Mahkeme’nin çalışıp çalışamayacağına ilişkin ön meselenin incelenmesi sonucunda; Mahkeme’nin çalışmasına bir engel bulunmadığına, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Zehra Ayla PERKTAŞ ile Celal Mümtaz AKINCI’nın, gerekçesi 2010/68 esas sayılı dosyada belirtilen karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

 

B- 14.12.2009 günlü, 5941 sayılı Çek Kanunu’nun:

1- 5. maddesinin;

a- (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci cümlelerinin,

b- (2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin,

c- (3) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin,

 

d- (4) numaralı fıkrasında yer alan “… gerçek ve …” ibaresinin,

2- 7. maddesinin,

3- Geçici 1. maddesinin;

a- (3) numaralı fıkrasının,

b- (4) numaralı fıkrasında yer alan “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar …” ibaresinin,

Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,

 

17.3.2011 gününde karar verildi.

 

Başkan

Haşim KILIÇ

Başkanvekili

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Üye

Fulya KANTARCIOĞLU

 

 

 

Üye

Ahmet AKYALÇIN

Üye

Mehmet ERTEN

Üye

Fettah OTO

 

 

 

Üye

Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye

Serruh KALELİ

Üye

Zehra Ayla PERKTAŞ

 

 

 

Üye

Recep KÖMÜRCÜ

Üye

Alparslan ALTAN

Üye

Burhan ÜSTÜN

 

 

 

Üye

Engin YILDIRIM

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

 

 

 

Üye Celal Mümtaz AKINCI

 

Üye Erdal TERCAN

Basın Açıklaması

basinaciklamasi

ANADOLU HUKUK DERNEĞİ 16.12.2011 TARİHLİ BASIN AÇIKLAMASI

basinaciklamasi

 

 

 

 

ANADOLU HUKUK DERNEĞİ

16.12.2011 TARİHLİ BASIN TOPLANTISI  METNİ

 

 

Çok değerli Meslektaşlarım ve saygıdeğer basın mensupları, güncel hukuki konular hakkında Anadolu Hukuk Derneği’ nin görüş ve düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmak amacıyla  düzenlediğimiz basın toplantısına hepiniz hoş geldiniz.

 

ÇEK KANUNUNDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER İLE İLGİLİ

Yargının Hızlandırılması amacı ile bir süreden beri yasal düzenlemeler yapılmaktadır.

Öncelikli olarak kamuoyunda bir süredir dile getirilen ve Bakanlar Kurulunun şu anda yapılan toplantısında gündemde olduğunu öğrendiğimiz Çek Kanunu ilgili görüş ve düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.

Kamuoyuna yansıyan hali ile Çek Kanununda yapılacak yeni düzenleme ile karşılıksız çek keşidecilerine uygulanan hapis cezasının kaldırılması düşünülmektedir. Aceleci ve tek taraflı bir bakış ile yapılması düşünülen bu düzenlemenin yasalaşması son derece sakıncalı sonuçlar doğuracaktır.

Hazırlanan yeni çek kanunuyla ilgili, ekonomik suçlara ekonomik cezaların verilmesi yönünde bir eğilimin olduğu anlaşılmaktadır. Prensip olarak ekonomik suçlara ekonomik cezaların verilmesi doğru bir yaklaşım olabilir. Ancak konuya tek taraflı bakmanın yerinde bir yaklaşım olmadığı, olaya alacaklılar cephesinden de bakılmasının gerekli olduğunu unutmamak gerekir. Düzenleme ile ödeme imkânı mevcutken çek alacaklısından mal varlığını gizleyenlere yönelik yaptırımların caydırıcılığı tamamen ortadan kalkacaktır.

Alacaklıların da, bir takım hakları olduğu ve yapılacak düzenleme ile öncelikle ve özellikle mağdur olan alacaklıların haklarının korunmasının gerekli ve hatta zorunlu olduğu hususu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bir mağduriyetin giderilmesi, yeni mağduriyetler ortaya çıkartılarak sağlanamaz.

Aksi düşünce ile hareket edilmesi halinde yıllardan beri yapılan yasal düzenlemeler ile alacağını tahsil etme imkânı peyderpey elinden alınan, neredeyse imkânsız hale getirilen ve bu yüzden mağduriyetler yaşayan alacaklıların mağduriyetleri bir kat daha artacak, alacağın tahsili için elinde kalan son imkânda ortadan kalkmış olacaktır.

Hapis cezasının kaldırılmasından önce, öncelikli olarak yapılması gereken birçok düzenlemenin hayata geçirilmesi gerektiği açıktır.

 

Bu kapsamda;

Çek yapraklarında banka sorumluluk miktarları artırılarak ciddi bir meblağ haline getirilmeli ve bankaların her önüne gelene çek karnesi vermesinin önüne geçilmelidir. Böylece bankaların çek verirken daha dikkatli davranmaları sağlanmalıdır.

Karşılıksız çek ile ilgili  sigorta sistemi geliştirilmelidir

Her bir çek yaprağı için bir sigorta bedeli keşideci tarafından ödenmelidir. Çekin kanuni yoldan tahsil edilemediği durumlarda, belirli bir üst limiti geçmemek kaydıyla ( bu limit 100.000 TL olabilir)  karşılıksız çek bedelinin yüzde 75'i bu sigorta kapsamında ödenmelidir.

Karşılıksız çek keşide edenlere getirilecek olan çek yasağı süresi 5 yıldan daha uzun olmalıdır.

Karşılıksız çek keşide edenlerin varlıklarını çek alacaklılarından gizlemesi veya üçüncü şahıslara transfer etmesi gibi kötü niyetli davranışlar içinde olması durumları için hapis cezasının yürürlükte tutulması gereklidir.

Buradan basın aracılığı ile tüm kamuoyuna ve özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisindeki  saygıdeğer Milletvekillerine şu hususu açık bir şeklide ifade etmek istiyoruz. Kamu vicdanının rahat etmesi için, çek yasasında yapılacak yeni düzenlemelerde çek alacaklıların haklarının da korunmasının gerekli ve zorunlu olduğu unutulmamalıdır.

İCRA İFLAS KANUNUNDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER İLE İLGİLİ

 

İcra ve İflas Kanununda yapılması düşünülen bir düzenleme ile artık borçluların ev adreslerinde yapılacak olan hacizlerde menkul malların haczedilemeyeceği yönünde bir hüküm getirileceği bilgisi kamuoyuna yansımıştır.

son yıllarda yapılan bir çok düzenleme ile Alacağının tahsili zora giren alacaklılar bu düzenlemenin yasalaşması halinde bir kez daha mağdur edilecek ve alacağın tahsil kabiliyeti neredeyse imkansız hale gelecektir. Bu nedenle söz konusu düzenlemenin gündemden çıkartılması gerektiği kanaatindeyiz.

HMK  UYGULAMASININ GETİRDİĞİ SIKINTILAR İLE İLGİLİ

Yargının hızlandırılması kapsamında hazırlanan ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren  HMK ile birlikte yaşanan sıkıntılar gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.

HMK ile getirilen yargılama giderlerine yönelik gider avansı, bilirkişi, keşif ve tanık ücretlerinin peşin olarak talep edilmesi hak arama özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Açılacak en ufak dava için 500 ile 1.000 TL arasında değişen miktarların talep edilmesi ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır. Bu konuda gerekli düzenleme ve iyileştirmelerin bir an önce yapılması zaruri hale gelmiştir.

Yargının hızlandırılması, karşılıksız çeke uygulanan hapis cezasının kaldırılması,  menkul haczinin yasaklanması ve dava açarken ödenen peşin avans miktarlarının artırılması şeklindeki düzenlemeler ile sağlanamaz. Bu durum yargının yükünü hafifletir ancak mağduriyetleri artırır ve kamu vicdanını zedeler.

Yapılan ve yapılması düşünülen düzenlemeler  Meşrutiyet döneminde iki defa Maarif Nezareti (Milli Eğitim Bakanlığı)  yapan Emrullah Beyin  “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” sözünü akıllara getirmektedir.

 

 

 

AVUKATLIK  KANUNUNDA YAPILMASI GEREKEN DEĞİŞİKLİKLER İLE İLGİLİ

Anadolu Hukuk Derneği olarak Avukatlık Kanununda yapılması düşünülen değişiklik ile ilgili olarak son günlerde yaşanan tartışmaları büyük bir üzüntü içinde izlemekteyiz.

Yargının vazgeçilmez ve kurucu unsurlarından savunmayı temsil eden avukatlık mesleğinin icrasında avukatların büyük sıkıntılar içinde olduğu bir gerçektir.

Bu sıkıntılara odaklanarak, bunların tespiti ve çözümü için başta barolar olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşların işbirliği içinde olması, sorunlara yönelik somut tekliflerin ortaya koyması gerekirken son günlerde bazı baroların Barolar Birliği ile polemik içine girmesini hayretle ve üzüntü ile izliyoruz.

Her fırsatta özgürlüğü ve Hukuk devletini savunduğunu iddia eden baroların, Bu kapsamda Avukatlık mesleğinin asli sorunları ile ilgilenmek ve bunlara yönelik çözüm üretmek yerine Avukat ve Stajyer avukatlara yönelik olarak baro alanlarına ve etkinliklerine katılımda başörtüsü yasağı koyan ve bunu uygulayan İstanbul Barosunun bu çağdışı tutumunu da kınadığımızı kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

Katılımlarınızdan dolayı hepinize teşekkür ediyor saygılar sunuyorum.

 

Av. Halil İbrahim AKKAŞ

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı

Burs ile İlgili Duyuru

burs_duyuru

 

DUYURU

Anadolu Hukuk Derneği 2004'den beri Kayseri'de bulunan Hukuk Fakültesi Öğrencilerine burs vermektedir.

İlk yıl 15 öğrenciye burs vererek başladığı bu faaliyete her yıl burs verdiği öğrenci sayısını artırarak devam etmiş, 2010-2011 eğitim döneminde 102 öğrenciye burs vermiştir.

Bugüne kadar burs faaliyetinde katkıda bulunan tüm hukukçularımıza ve 2011-2012 eğitim döneminde de katkılarını esirgemeyen meslektaşlarımıza başta bursiyerlerimiz, Derneğimiz ve Yönetim Kurulumuz adına şükranlarımızı sunarız.

 

Değerli öğrencilerimiz;

Yeni dönemde de sizlere azami burs verme gayretindeyiz. Ancak sınırlı imkanlar olması nedeniyle her talebi karşılayamamanın da üzüntüsünü yaşamaktayız.

Müracaat eden her genç arkadaşımızın durumlarını hassasiyetle değerlendirmekteyiz.

Bu vesileyle yeni eğitim-öğretim yılınızı tebrik eder, başarılar dileriz.

 

Not: Burs başvuruları için Dernek Merkezimizden form temin edebileceğiniz gibi aşağıda bulunan (A-1,A2) burs müracaat formlarımızı doldurarak sizden istenen belgelerle(A-3) birlikte 15 Ekim 2011 tarihine kadar dernek merkezimize şahsen getirmeniz gerekmektedir.

Av. Süleyman GÜRKÖK

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı

Burs Başvuru Formu (A-1, A-2)

Burs Şartları (A-3)

Ayın Konuğu

ayinkonugu

Kendi alanında uzman ve tanınmış kişileri ve mülki ve idari amirleri konuk ederek meslektaşlarımızla birlikte karşılıklı bilgi paylaşımında bulunduğumuz söyleşilerimize tüm meslektaşlarımızın katılımını bekleriz.

Hakkımızda

ANADOLU HUKUK DERNEĞİ (AHUDER)

Anadolu Hukuk Derneği (Ahuder) 2002 yılında Kayseri’de avukatlar tarafından kurulan sivil toplum derneğidir.

Derneğimizin, yaklaşık 100 avukat üyesi mevcuttur.

Derneğimizin temel amacı; özelde avukatların genelde de tüm hukukçuları eğitim, sosyal, kültürel amaçlarla bir araya gelmelerine olanak sağlamalı, bu amaçlarla meslektaşlara yönelik olarak hukuki ve mesleki seminerler, konferanslar, çalıştaylar düzenlemektedir. Ayrıca, sosyal kültürel faaliyetlerde de bulunmaktadır.

Derneğimiz, süreli ‘’Ahudergi’’ isimli hukuk dergisi çıkarmaktadır. Bu dergi tüm Türkiye de Barolar, üst Yargı organları, Hukuk fakülteleri ve ilgili yerlere gönderilmektedir.

Derneğimiz, ayrıca Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Lisans ve Yüksek Lisans Öğrencilerine burs vermektedir. 2009-2010 eğitim öğretim döneminde yaklaşık 52 öğrenciye burs vermektedir.

Derneğimiz, Avrupa Birliği Leonardo da Vinci Hareketlilik Projesi türlerinden ‘’Uluslar arası Ticaretin Hukuki ve Ekonomik Sorunları’’ adlı Vetpro Programının Zirve Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve GÜNSİAF ile birlikte projeye katılımcı olması ciddi bir verimlilik ve fayda görmektedir.

Kayseri, Uluslararası ticaretin yoğun olduğu şehirlerimizden biridir. Haliyle, ticaretin olduğu yerde hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu uluslararası ticari sorunların çözüm ayaklarından birisi de Kayseri de görev yapan avukatlardır. Bizim bu projeye katılımımız ile birlikte bu uluslar arası ticari sorunların yurt dışı ayağını görerek ve yurt dışında bulunan avukatlarla bu sorunların çözümüne ilişkin olarak istişare ederek, alternatif çözüm önerileri edineceklerdir. Bu program Ticari sorunların çözümüne katkı sağlayacaktır. Bu programa iştirak eden üye veya üyelerimiz programdan edindikleri tecrübelerini dernek üyesi avukatlarla paylaşacaklardır.

Avrupa Birliği Leonardo da Vinci Hareketlilik Projesi türlerinden Vetpro Programı’na Zirve Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve GÜNSİAF ile birlikte biz Anadolu Hukuk Derneği (AHUDER) olarak ‘’ Uluslar arası Ticaretin Hukuki ve Ekonomik Sorunları’’ adlı projeyi üçüncü katılımcı olarak destekliyoruz. 26/01/2010

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı

Av.Süleyman GÜRKÖK

 

AHUDERGİ

Foto

  • DSC00515.jpg
  • tara0014.jpg
  • tara0019.jpg
  • DSC00507.jpg
  • DSC00530.jpg
  • DSC00519.jpg
  • tara0025.jpg
  • tara0017.jpg
  • tara0029.jpg
  • DSC00506.jpg

Bağlantılar

Adalet Bakanlığı Anayasa Mahkemesi Başbakanlık Danıştay
Türkiye Büyük Millet Meclisi Yargıtay Resmi Gazete Türkiye Barolar Birliği

2011-2012 "Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi" 21.12.2011 tarih, 28149 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi

2011-2012 "Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi" 21.12.2011 tarih, 28149 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

21 Aralık 2011 ÇARŞAMBA

Resmî Gazete

Sayı : 28149

TEBLİĞ

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığından:

AVUKATLIK ASGARİ ÜCRET TARİFESİ

GENEL HÜKÜMLER

Konu ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bütün hukuki yardımlarda avukat ile iş sahipleri arasında geçerli ücret sözleşmesi yapılmamış olan veya avukatlık ücretinin kanun gereği karşı tarafa yükletilmesi gereken durumlarda, Avukatlık Kanunu ve bu Tarife hükümleri uygulanır. Bu Tarifede belirlenen ücretlerin altında avukatlık ücreti kararlaştırılamaz. Aksine yapılan sözleşmelerin ücrete ilişkin hükümleri geçersiz olup, ücrete ilişkin olarak bu Tarife hükümleri uygulanır.

Avukatlık ücretinin kapsadığı işler

MADDE 2 – (1) Bu Tarifede yazılı avukatlık ücreti kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler ücreti karşılığıdır. Avukat tarafından takip edilen dava veya işle ilgili olarak düzenlenen dilekçe ve yapılan diğer işlemler ayrı ücreti gerektirmez. Hükümlerin tavzihine ilişkin istemlerin ret veya kabulü halinde de avukatlık ücretine hükmedilemez.

(2) Buna karşılık, icra takipleriyle, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Sayıştay'da temyizen ve bölge idare ve bölge adliye mahkemelerinde itirazen görülen işlerin duruşmaları ayrı ücreti gerektirir.

Avukatlık ücretinin aidiyeti, sınırları ve ortak veya değişik sebeple davanın reddinde davalıların avukatlık ücreti

MADDE 3 – (1) Yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, ekli Tarifede yazılı miktardan az ve üç katından çok olamaz. Bu ücretin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulur.

(2) Müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek, ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.

Birden çok avukat ile temsil

MADDE 4 – (1) Aynı hukuki yardımın birden çok avukat tarafından yapılması durumunda, karşı tarafa bir avukatlık ücretinden fazlası yükletilemez.

Ücretin tümünü hak etme

MADDE 5 – (1) Hangi aşamada olursa olsun, dava ve icra takibini kabul eden avukat, Tarife hükümleri ile belirlenen ücretin tamamına hak kazanır.

Davanın konusuz kalması, feragat, kabul ve sulhte ücret

MADDE 6 – (1) Anlaşmazlık, davanın konusuz kalması, feragat, kabul ve sulh nedenleriyle; delillerin toplanmasına ilişkin ara kararı gereğinin yerine getirilmesinden önce giderilirse, Tarife hükümleriyle belirlenen ücretlerin yarısına, karar gereğinin yerine getirilmesinden sonra giderilirse tamamına hükmolunur.

Görevsizlik, yetkisizlik, dava ön şartlarının yokluğu veya husumet nedeniyle davanın reddinde, davanın nakli ve açılmamış sayılmasında ücret

MADDE 7 – (1) Görevsizlik, yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine, davanın nakline veya davanın açılmamış sayılmasına; delillerin toplanmasına ilişkin ara kararı gereğinin yerine getirilmesinden önce karar verilmesi durumunda, Tarifede yazılı ücretin yarısına, karar gereğinin yerine getirilmesinden sonraki aşamada ise tamamına hükmolunur. Şu kadar ki, davanın görüldüğü mahkemeye göre hükmolunacak avukatlık ücreti ikinci kısmın ikinci bölümünde yazılı miktarları geçemez.

(2) Davanın dinlenebilmesi için kanunlarda öngörülen ön şartın yerine getirilmemiş olması ve husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde, davanın görüldüğü mahkemeye göre Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçmemek üzere üçüncü kısımda yazılı avukatlık ücretine hükmolunur.

(3) Kanunlar gereği gönderme, yeni mahkemeler kurulması, işbölümü itirazı nedeniyle verilen tüm gönderme kararları nedeniyle görevsizlik, gönderme veya yetkisizlik kararı verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmedilmez.

Karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret

MADDE 8 –(1) Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur.

Nafaka, kira tespiti ve tahliye davalarında ücret

MADDE 9 – (1) Tahliye davalarında bir yıllık kira bedeli tutarı, kira tespiti ve nafaka davalarında tespit olunan kira bedeli farkının veya hükmolunan nafakanın bir yıllık tutarı üzerinden Tarifenin üçüncü kısmı gereğince hesaplanacak miktarın tamamı, vekalet ücreti olarak hükmolunur. Bu miktarlar, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre belirlenmiş bulunan ücretten az olamaz.

(2) Nafaka davalarında reddedilen kısım için avukatlık ücretine hükmedilemez.

Manevi tazminat davalarında ücret

MADDE 10 – (1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.

(2) Davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücret, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemez.

(3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur.

(4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından vekalet ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir.

İcra ve iflas müdürlükleri ile icra mahkemelerinde ücret

MADDE 11 – (1) İcra ve İflas Müdürlüklerindeki hukuki yardımlara ilişkin avukatlık ücreti, takip sonuçlanıncaya kadar yapılan bütün işlemlerin karşılığıdır. Konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. Şu kadar ki asıl alacak miktarı 1.666,66 TL'ye kadar olan icra takiplerinde avukatlık ücreti, tarifenin ikinci kısmının, ikinci bölümünde, icra dairelerindeki takipler için öngörülen maktu ücrettir. Ancak bu ücret asıl alacağı geçemez.

(2) Aciz belgesi alınması, takibi sonuçlandıran işlemlerden sayılır. Bu durumda avukata tam ücret ödenir.

(3) İcra mahkemelerinde duruşma yapılırsa Tarife gereğince ayrıca avukatlık ücreti hükmedilir. Şu kadar ki bu ücret, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün iki ve üç sıra numaralarında gösterilen iş ve davalarla ilgili hukuki yardımlara ilişkin olup, Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenecek avukatlık ücreti bu sıra numaralarında yazılı miktarları geçemez.

(4) Tahliyeye ilişkin icra takiplerinde bir yıllık kira bedeli tutarı, Nafakaya ilişkin icra takiplerinde nafakanın bir yıllık tutarı üzerinden, icra mahkemelerinde açılan istihkak davalarında üçüncü kısım gereğince hesaplanacak ücretlere hükmolunur.

(5) Borçlu itiraz süresi içerisinde borcunu öderse tarifeye göre belirlenecek ücretin dörtte üçü takdir edilir. Maktu ücreti gerektiren işlerde de bu hüküm uygulanır.

Tarifelerin üçüncü kısmına göre ücret

MADDE 12 – (1) Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, (yedinci maddenin ikinci fıkrası, dokuzuncu maddenin birinci fıkrasının son cümlesi ile onuncu maddenin son fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla,) Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.

(2) Şu kadar ki asıl alacak miktarı 3.333,33 TL'ye kadar olan davalarda avukatlık ücreti, tarifenin ikinci kısmının, ikinci bölümünde, icra mahkemelerinde takip edilen davalar için öngörülen maktu ücrettir. Ancak bu ücret asıl alacağı geçemez.

Ceza davalarında ücret

MADDE 13 – (1) Kamu davasına katılma üzerine, mahkumiyete karar verilmiş ise vekili bulunan katılan lehine Tarifenin ikinci kısım ikinci bölümünde belirlenen avukatlık ücreti sanığa yükletilir.

(2) Ceza hükmü taşıyan özel yasa, tüzük ve kararnamelere göre yalnız para cezasına hükmolunan davalarda tarifeye göre belirlenecek avukatlık ücreti hükmolunan para cezası tutarını geçemez.

(3) CMK 141 ve devamı maddelerine göre tazminat için Ağır Ceza Mahkemelerine yapılan başvurularda, Tarifenin üçüncü kısmı gereğince avukatlık ücretine hükmedilir. Şu kadar ki, hükmedilecek bu ücret ikinci kısmın ikinci bölümünün onuncu sıra numarasındaki ücretten az olamaz.

(4) Çocuk mahkemelerinde görülen davalarda, asliye ceza; çocuk ağır ceza mahkemelerinde görülen davalarda da ağır ceza mahkemeleri için Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde öngörülen maktu ücretlere ilişkin hükümler uygulanır.

(5) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir.

Danıştay’da, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde görülen dava ve işlerde ücret

MADDE 14 – (1) Danıştay'da ilk derecede veya duruşmalı olarak temyiz yoluyla görülen dava ve işlerde, idari ve vergi dava daireleri genel kurulları ile dava dairelerinde, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde davaya cevap verme sürelerinin bitimine kadar anlaşmazlığın feragat ya da kabul nedenleriyle ortadan kalkması veya bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesi durumunda Tarifede yazılı ücretin yarısına, diğer durumlarda tamamına hükmedilir.

(2) Şu kadar ki, dilekçelerin görevli mercie gönderilmesine veya dilekçenin reddine karar verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmolunmaz.

(3) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde görülen dava ve işlerde de yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümler uygulanır.

Uzlaşma tutanağının hazırlanmasında ücret

MADDE 15 – (1) Avukatlık Kanununun 35/A maddesinde sözü edilen uzlaşma tutanağının hazırlanmasında, konusu itibarıyla görevli mahkemeler için, bu Tarifenin ilgili kısımlarında belirlenen ücretin 1/2 si uygulanır.

Tahkimde ücret

MADDE 16 – (1) Hakem önünde yapılan her türlü hukuki yardımlarda da bu Tarife hükümleri uygulanır.

İş takibinde ücret

MADDE 17 – (1) Bu Tarifeye göre iş takibi; yargı yetkisinin kullanılması ile ilgisi bulunmayan iş ve işlemlerin yapılabilmesi için, iş sahibi veya temsilci tarafından yerine getirilmesi kanunlara göre zorunlu olan iş ve işlemlerdir.

(2) Tarifede yazılı iş takibi ücreti bir veya birden çok resmi daire, kurum veya kuruluşça yapılan çeşitli işlemleri içine alsa bile, o işin sonuçlanmasına kadar yapılan bütün hukuki yardımların karşılığıdır.

Dava vekili ve dava takipçileri eliyle takip olunan işlerde ücret

MADDE 18 – (1) Dava vekilleri tarafından takip olunan dava ve işlerde de bu Tarife uygulanır.

(2) Dava takipçileri tarafından takip olunan dava ve işlerde bu Tarifede belirtilen ücretin 1/4 ü uygulanır.

Tarifede yazılı olmayan işlerde ücret

MADDE 19 – (1) Tarifede yazılı olmayan hukuki yardımlar için, işin niteliği göz önünde tutularak, Tarifedeki benzeri işlere göre ücret belirlenir.

Uygulanacak tarife

MADDE 20 – (1) Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır.

Yürürlük

MADDE 21 – (1) Bu Tarife yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

AVUKATLIK ÜCRET TARİFESİ



BİRİNCİ KISIM

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

Dava ve Takiplerin Dışındaki Hukuki Yardımlarda Ödenecek Ücret

 

1.

Büroda sözlü danışma (ilk bir saate kadar)

170,00 TL

 

takip eden her saat için

90,00 TL

2.

Çağrı üzerine gidilen yerde sözlü danışma (ilk bir saate kadar)

330,00 TL

 

takip eden her saat için

170,00 TL

3.

Yazılı danışma için

330,00 TL

4.

Her türlü dilekçe yazılması, ihbarname, ihtarname, protesto düzenlenmesinde

220.00 TL

5.

Sözleşmeler ve benzeri belgelerin hazırlanması

 

a) Kira sözleşmesi ve benzeri

330,00 TL

 

b) Tüzük, yönetmelik, miras sözleşmesi, vasiyetname, vakıf senedi ve benzeri belgelerin hazırlanması

1.000,00 TL

 

c) Şirket ana sözleşmesi, şirketlerin devir ve birleşmesi vb. ticari işlerle ilgili sözleşmeler

1.000,00 TL

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

İş Takibi Konusundaki Hukuki Yardımlarda Ödenecek Ücret

 

1.

Bir durumun belgelendirilmesi, ödeme aşamasındaki paranın tahsili veya bir belgenin örneğinin çıkarılması gibi işlerin takibi için

250,00 TL

2.

Bir hakkın doğumu, tespiti, tescili, nakli, değiştirilmesi, sona erdirilmesi veya korunması gibi amaçlarla yapılan işler için

420,00 TL

3.

Tüzel kişi tacirlerin ana sözleşmelerinin onanması, bu tacirlerin çalışma konuları ile ilgili ruhsat ve imtiyazların alınması, devri ve Türk vatandaşlığına kabul edilme gibi işlerin takibi için

1.800,00 TL

4.

Vergi uzlaşma komisyonlarında takip edilen işler için

785,00 TL

5.

Uluslararası yargı yerlerinde takip edilen işlerde

 

a) Duruşmasız ise

3.600,00 TL

 

b) Duruşmalı ise

6.000,00 TL

 

c) Konusu para olan işlerde ise ücret Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

 

Avukatlık Kanununun 35 inci Maddesi Gereğince Bulundurulması Zorunlu Sözleşmeli Avukatlara Aylık Ödenecek Ücret

 

1.

Yapı kooperatiflerinde

600,00 TL

2.

Anonim şirketlerde

1.000,00 TL

 

Takip edilen dava, takip ve işlerde tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücreti yıllık avukatlık ücretinin üzerinde olduğu takdirde aradaki eksik miktar avukata ayrıca ödenir.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

1.

Kamu Kurum ve Kuruluşlarıyla Özel Kişi ve Tüzel Kişilerin Sözleşmeli Avukatlarına Ödeyecekleri Aylık Avukatlık Ücreti

1.000,00 TL

 

Takip edilen dava, takip ve işlerde tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücreti yıllık avukatlık ücretinin üzerinde olduğu takdirde aradaki eksik miktar avukata ayrıca ödenir.

 

 


İKİNCİ KISIM

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

Yargı Yerlerinde, İcra ve İflas Dairelerinde Yapılan ve Konusu Para Olsa veya Para ile Değerlendirilebilse Bile Maktu Ücrete Bağlı Hukuki Yardımlara Ödenecek Ücret

 

1.

Görülmekte olan bir dava içinde olmamak koşulu ile ihtiyati haciz, ihtiyati tedbir, delillerin tespiti, icranın geri bırakılması, ödeme ve tevdi yeri belirlenmesi işleri için:

 

 

a) Duruşmasız ise

220,00 TL

 

b) Duruşmalı ise

300,00 TL

2.

Ortaklığın giderilmesi için satış memurluğunda yapılacak işlerin takibi için

420,00 TL

3.

Ortaklığın giderilmesi ve taksim davaları için

900,00 TL

4.

Vergi Mahkemelerinde takip edilen dava ve işler için

 

a) Duruşmasız ise

600,00 TL

 

b) Duruşmalı ise

900,00 TL

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

Yargı Yerleri ile İcra ve İflas Dairelerinde Yapılan ve Konusu Para Olmayan veya Para ile Değerlendirilemeyen Hukuki Yardımlara Ödenecek Ücret

 

1.

İcra Dairelerinde yapılan takipler için

200,00 TL

2.

İcra Mahkemelerinde takip edilen işler için

220,00 TL

3.

İcra Mahkemelerinde takip edilen dava ve duruşmalı işler için

400,00 TL

4.

İcra Mahkemelerinde takip edilen ceza işleri için

220,00 TL

5.

Ceza soruşturma evresinde takip edilen işler için

360,00 TL

6.

Sulh Mahkemelerinde takip edilen davalar için

600,00 TL

7.

Asliye Mahkemelerinde takip edilen davalar için

1.200,00 TL

8.

Tüketici Mahkemelerinde takip edilen davalar için

600,00 TL

9.

Fikri ve Sınai Haklar Mahkemelerinde takip edilen davalar için

1.800,00 TL

10.

Ağır Ceza Mahkemelerinde takip edilen davalar için

2.400,00 TL

11.

Çocuk Mahkemelerinde takip edilen davalar için

900,00 TL

12.

Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde takip edilen davalar için

2.400,00 TL

13.

Askeri Mahkemelerde takip edilen davalar için

900,00 TL

14.

İdare ve Vergi Mahkemelerinde takip edilen davalar için

 

 

a) Duruşmasız ise

600,00 TL

 

b) Duruşmalı ise

1.200,00 TL

15.

Bölge Adliye Mahkemelerinde takip edilen istinaf yolu ile görülen işlerin takipleri için

 

a) Bir duruşması olan işler için

600,00 TL

 

b) Birden fazla duruşması ve keşif gibi avukatın da bulunması gereken sair işlemleri olan işler için

1.200,00 TL

16.

Yargıtay'da ilk derecede görülen davalar için

2.400,00 TL

17.

Danıştay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde ilk derecede görülen davalar için

 

a) Duruşmasız ise

1.200,00 TL

 

b) Duruşmalı ise

2.400,00 TL

18.

Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Sayıştay'da temyiz yolu ile görülen işlerin duruşması için

900,00 TL

19.

Uyuşmazlık Mahkemesindeki davalar için

900,00 TL

20.

Anayasa Mahkemesinde görülen dava ve işler için

 

a) Yüce Divan sıfatı ile bakılan davalar

3.000,00 TL

 

b) Diğer dava ve işler

2.400,00 TL

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

 

Yargı Yerleri ile İcra ve İflas Dairelerinde Yapılan ve Konusu Para Olan veya Para ile Değerlendirilebilen Hukuki Yardımlara Ödenecek Ücret

 

1.

İlk 25.000,00 TL için

% 12

2.

Sonra gelen 35.000,00 TL için

% 11

3.

Sonra gelen 60.000,00 TL için

% 8

4.

Sonra gelen 200.000,00 TL için

% 6

5.

Sonra gelen 500.000,00 TL için

% 4

6.

Sonra gelen 680.000,00 TL için

% 3

7.

Sonra gelen 1.250.000,00 TL için

% 1,5

8.

2.750.000,00 TL'dan yukarısı için

% 0,1

 

 

Resmi Gazete'nin ilgili sayısına ulaşmak için tıklayınız

 

İnsan Hakları Basın Açıklaması

İçinde bulunduğumuz haftanın insan hakları haftası olması, son günlerde ülkemizdeki yaşanan birkısım hukuk ihlalleri örneğin üniversite sınavlarında uygulanan farklı katsayı uygulaması gibi hukuka yönelen ideolojik ve saplantılı yaklaşımlar, ülkemizin huzur ve sukunetine yönelik kimi provakatif eylemler ve nihayet yedi vatan evladımızın


haince şehit edilmesi ile sonuçlanan olaylar karşısındaki tepkimizi dile getirmek üzere açıklama yapma ihtiyacı hasıl olmuştur.

 


 

1. İçinde bulunduğumuz hafta insan hakları haftasıdır. Bilindiği üzere, insan hakları kavramı, sırf insan olma ortak paydası altında, doğuştan var olan vazgeçilmez ve devredilemez haklardır. Bu haklar vazgeçilmez ve devredilmez olduğu kadar ihlal edilmesi de hukuk düzeni tarafından sınırlanmış olan haklardır.  Bu anlamda eğitim hakkı da ülkemizde anayasa ile teminat altına alınmış olan temel haklardandır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 1 No. lu Protokolün (20.03.1952, Paris)  2. maddesinde eğitim hakkı; ‘‘hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerinin yerine getirilmesinde, anne ve babaların çocuklarına, kendi dini ve felsefi inançlarına uygun olan bir eğitim ve öğretim verilmesini isteme haklarına saygı gösterir’ Anayasanın 42. maddesinde ise kimsenin eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamayacağı ifade edilmiştir.  Bütün bunlara rağmen ne üzücüdür ki,  yaklaşık on yıldır meslek lisesi öğrencilerine uygulanan engelin kaldırılmasına yönelik atılan adımlar bu defa hukuk yoluyla engellenmiştir.  En temel haklardan olan eğitim hakkının bizzat yargı tarafından engellenmesi bu engelleme yapılırken yüksek mahkeme tarafından önceki kararları ile tamamen çelişir şekilde hareket edilmesi,  son yıllarda yaşanan hukuk skandallarına bir yenisini eklediği gibi bu durum ülkemizi değil hukuk devleti kanun devleti olup olmadığını dahi tartışılır hale getirmiştir.  Oysa yargıyı bu şekilde ideolojik saplantıların bir aracı olarak kullanmak hukukun üstünlüğü ilkesine karşı bir tehdit oluşturmaktadır.

Yüksek mahkemenin daha önce vermiş olduğu kararlarla çelişmesi, olaylara ve kişilere göre hukukun değişeceğini göstermektedir ki, bu durum halkı soylular ve köleler olarak ayıran ve kişilerin konumlarına göre kanunları uygulayan ortaçağ avrupası uygulamasının günümüzdeki utanç verici bir örneğini ortaya koymuştur. Yargının olaya bir kesimin önünü açmış oluruz endişesini taşıyan bir yaklaşımın, sözkonusu karara yapılan itirazın da aynı şekilde reddedilmiş olmasını sağlaması hiç şaşırtıcı olmadığı gibi bu konudaki kararın ne şekilde çıkacağını da tahmin etmenin hiç zor olmadığını ortaya koymuştur.

Hukuk adına yapılan bu uygulamaların ülkemizde bir kere daha insan haklarına saygılı devlet ibaresi ile yaklaşan anayasa anlayışından insan haklarına dayalı ve insan haklarını uygulayan devlet anlayışına dayalı anayasaya geçişin ne kadar gerekli olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur.

2. Hukukun herkese eşit uygulanması hiçbir kişi ve kurumun hukuk karşısında ayrıcalıklı konumda bulunmaması, hukukun bir herkese lazım olacağının bilinciyle hareket edilmesi gerektiği açıktır.

Unutulmamalıdır ki demokratik hukuk düzenine yönelik her türlü girişim, demokratik düzene yönelik her türlü hukuk dışı plan ve yaklaşımlar içerisinde olanlara da hukuk düzeninin lazım olduğu unutulmamalıdır. Yine unutulmamalıdır ki kuvvet bende, güç bende silah bende anlayışı ile darpe planları hazırlayarak himenlik yapmanın bu ülkede zamanın geçtiğini herkes bilmelidir. Yine ülkenin kaosa sürüklenmesini amaçlayanlara da bu planların bir fayda sağlamadığı geçmişte görülmüştür. Bu tür planlar yapanlar yargıda hesap vereceklerini, yargıdan yakalarını bir şekilde kurtarmaları durumunda halkı karşılarında bulacaklarını bilmelidirler. Yine bu planları yapanlar, artık 30 yıl önceki gibi televizyon ekranından darbe ilanını  sessiz sessiz izleyen bir halk kitlesinden yine tv ekranlarında darbe dizilerini izlerken o döneme lanetler yağdıran halk kitlesine ulaştığını unutmamalılar.

3. Ülkemizde hukukun herkese eşit uygulanmasını amaçlayan bir hukuk açılımına ihtiyacı bulunduğu gözden uzak tutulmalıdır. Bu anlamda, demokratik açılım, kürt açılımı  adı

ne olursa olsun ülkemizin başta anayasa olmak üzere hukuk açılımına ihtiyacı olduğunu kavramak gerekir.

Ülkenin barışa ve kardeşliğe ihtiyacının olduğu bir dönemde, uğranılan mağduriyetleri şehitlerimizi kendi siyasi söylemleri için istismar etmeye de hiç kimsenin hakkı bulunmamaktadır.

HUKUK VE DEMOKRASİ ADINA ÖNEMLİ BİR ADIM

26.06.2009 Tarihinde 5918 Sayılı Türk Ceza Kanunlarında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmüş ve yasalaşması yönünde Meclisten geçmiştir.

 


 

Yapılan bu kanun ile ;

AB mevzuatı ile uyum sağlanmasının , gelişmiş ülkelerin hukuk sistemlerinde gibi ASKERİ YARGI  alanın askeri suçlarla sınırlı tutulmasını , gerçek anlamda HUKUK DEVLETİ olma yönünde ciddi bir adım atılması ve de yargıda ki çift başlılığı önlemek adına yapılan bir düzenleme olup , bu düzenlemeye karşı yapılan eleştirilerin haksız , mesnetsiz ve maksatlı olduğu kanaatindeyiz.

 

TBMM tarafından yapılan bu düzenlemenin AB Raporları , Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi Raporları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları  göz önüne alındığında bu güne kadar yapılmamış olması eleştirilmelidir. Geçte olsa böyle bir adımın takdir edilmesi gerekir.

Avrupa Birliğine uyum sürecinde gerçekleştirilen istişari ziyaret neticesinde hazırlanan raporda , “ Anayasanın askeri mahkemelerin sadece askeri personel üzerinde yargı yetkisine sahip olacağı ve sivillerin bu mahkemelerin yargı yetkisine hiçbir halde tabi olmayacağını garanti edecek şekilde değiştirmesi tavsiye edilir. Ordu Mensuplarının görevleri ile ilgili olsun veya olmasın , sivillere karşı suç işlemeleri halinde olağan savcılar tarafından soruşturulmalarını ve normal mahkemeler tarafından yargılanmalarını sağlayacak gerekli kanuni değişikliklerin yapılması tavsiye edilir .” denilerek Aslında yapılan düzenlemenin gerekliliğini de gerekçesi de ortaya koyulmuştur.

 

Bu düzenlemeye karşı çıkanların gerçek anlamda Avrupa Birliği normları seviyesine ulaşmak veya gelişmiş ülkelerin demokrasi ve hukuk standardını yakalamak gibi bir düşünceleri olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Avrupa Birliği üyesi ülkeler ve gelişmiş demokrasiye sahip ülkelerin hiçbirinde ASKERİ YARGITAY’ın bulunmadığı Askeri Mahkemelerin varolduğu ülkelerde ise sadece askeri suçlardan dolayı asker kişilerin yargılandığı SİVİL BİR KİŞİNİN HİÇBİR HAL VE ŞARTTA SİVİL YARGININ DIŞINDA YARGILANMADIĞI, bir gerçektir.

TBMM de geçen hafta içerisinde yapılan bu olumlu düzenlemeye körü körüne karşı çıkanların yaklaşımı iyi niyet ve de evrensel hukukun gerçekleriyle bağdaşmamakta, bu yaklaşım ya hukuk bilmezlik  yada başkaca bir amaç taşımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da Türkiye,Askeri Mahkemelerin yargılama sistemleri nedeniyle adil yargılanma hakkını ihlal ettiği gerekçesi ile mahkum edilmiştir.

Kararlarda ‘Sivillerin barış zamanında Askeri Mahkemelerde yargılandığı tek ülkenin Türkiye olduğu, askeri hakimlerin bir takım güvencelere sahip olsalar da orduya bağlı üstlerinden emir alan kişiler olduğu,sivil olan bir kişinin askeri hiyerarşi içerisinde bulunmaması,taraf olarak nitelendirilebilecek askeri hakimlerin huzuruna çıkmaktan endişe duymasının olağanlığı ve sair gerekçelerle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkını düzenleyen, 6. maddesine aykırı bularak ülkemizi mahkum etmiştir.Yine bu kararlarda ‘Demokratik ülkelerin anayasal düzenlerinde ordunun görevi ulusal güvenlik ile sınırlı olmalıdır.Yargı gücü ise sivil makamlara ait olmalıdır.’ denilmektedir.

Bütün bu Avrupa Birliği kriterleri, istişari ziyaret raporları, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Raporları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dikkate alındığında,TBMM’nin yaptığı yasal değişikliğinin Anayasa ve Uluslararası Hukuka uygun olduğu,demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına yapılması zorunlu olduğu görülmektedir.

Yasal düzenlemeye karşı çıkanlar,gerçek demokrasi ve hukuku istemeyen, temelde Avrupa Birliğine karşı çıkan, ülkemizin muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasını istemeyenler olduğu kanaatindeyiz.Temennimiz ülkemizin bu sıkıntılı durumdan da kendisine yakışır şekilde demokrasiyi ve hukuku güçlendirerek çıkmasıdır.

KAMU OYUNA SAYGI İLE DUYURULUR. 03.07.2009

ANADOLU HUKUK DERNEĞİ

Gazeteciler Günü

Sayın ,

Kamuoyunun;

Bağımsız ve Tarafsız haber alma kaynağı ve

Temel hak ve özgürlüklerin en dinamik güvencesi  ola


Basınımızın, Siz Güzide mensuplarının "10 Ocak Gazeteciler Günü" nü

tebrik eder,

Ayrıca

Yeni Yılda ;

İyi çalışmalar,

Sağlık, Esenlik ve

Mutluluklar dilerim.

Anadolu Hukuk Derneği

Başkanı

Avukat Süleyman GÜRKÖK

Basın Açıklaması (17 02 2010)

Değerli Basın mensupları 17.02.2010 tarihinde yani dün Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Erzurum ilinde görev yapan özel yetkili cumhuriyet başsavcısı Osman Şanal ve diğer özel yetkili 4 savcının yetkilerini kaldırmıştır.Kanaatimizce bu husus tarifi ve tavsifi mümkün olamayacak kadar büyük bir hukuk skandalıdır.


Açıkça ve alenen yargıya müdahale ve baskıdır.

1-Öncelikle HSYK yargısal bir denetim kurulu değil Hakimler ve savcıların özlük hakları ile ilgili idari bir kurumdur. Ancak HSYK yetki gaspı yapmış bir mahkeme gibi davranarak savcıların işlemini yargılamıştır. Bu karar hem hukuka darbe hem de ağır bir hukuk skandalıdır. Bu karar Anayasanın 159. maddesine, HSYK kanunu 4. maddesi , CMK 250 ve devamı maddelerine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

2-HSYK nın kararı TCK 288. maddesine kapsamına girebilecek niteliktedir.

3-HSYK ‘nın bu kararı, bu safhadan sonra soruşturmayı devam ettirecek cumhuriyet savcıları üzerinde ister istemez çok ağır bir baskı oluşturacaktır.

4-HSYK kararı  aynı zamanda açıkça siyasi bir karardır. Hukuki kriterlere göre bir karar verilmemiştir. Çünkü bilindiği üzere özel yetkili cumhuriyet savcıları terör suçlarına bakmaktadırlar. Kamuoyunca da yakinen bilindiği üzere Erzincan cumhuriyet başsavcısı İlhan Cihaner hakkında yürütülen soruşturma aylardan beri sürmekte olduğu halde savcının gözaltına alınmasından sonra HSYKnın apar topar olağanüstü toplanarak ve hiçbir incelemeye dayanmaksızın Erzurum Özel Yetkili savcılarını görevden alması  kurulun ne denli siyasi bir yaklaşım içerisinde olduğunu göstermektedir. Ayrıca vurgulamak gerekir ki yaz kararnamesi sırasında kurul üyelerinin Ergenekon davasına bakan hakimler ve savcılarla ilgili tavırları henüz hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır. HSYK eğer özel yetkili savcıların görev sınırlarını düşünmekte idiyse neden bu güne kadar susmuştur. Bu hususlar kurulun siyasi bakış açısını ortaya koymaktadır.

5-Özel yetkili savcıları görevden el çektirmeye kendini yetkili sayan HSYK üyeleri aynı yetkiyi hakkında bir çok vahim iddia ve soruşturma bulunan Erzincan Başsavcısı hakkında neden kullanmamıştır. Bu husus da HSYK nın tarafsızlığını kaybettiğinin açık bir göstergesidir. Kaldı ki bu başsavcı hakkında ağır ceza mahkemesince tutuklama kararı verilmiş olup, tutuklamaya karşı yapılan itirazda reddedilmiştir. Bu husus ta sanık hakkındaki iddiaların ciddiyetini ve yoğunluğunu göstermektedir. Hal böyle olduğu halde HSYK üyelerinin aklına Erzincan Başsavcısı hakkında aynı yetkiyi kullanmak gelmemiştir.

6-Üzülerek gözlemlendiği üzere HSYK nın bu yanlışına ihsası reyde bulunarak Yargıtay başkanı, 1. başkanlar divanı ve Yargıtay C. Başsavcısı da iştirak etmişlerdir. Doğal olarak kamuoyunda oluşan “Ergenekon sanıkları yüksek yargı organları nezdinde korunuyor” yorumlarına haklılık kazandırılmıştır.Yargıya bundan daha büyük bir zarar verecek eylemi tasavvur edemiyoruz.

7-Gerek HSYK gerek Yargıtay yanlı tutum ve yorumları ile tarafsızlıklarını ve meşruiyetlerini tartışmaya açık hale getirmişlerdir.

8-Bize göre özel yetkili cumhuriyet savcılarının yaptığı soruşturma usul ve içerik açısından gerek TCK ve gerekse CMK çerçevesinde tamamen yasal sınırlar içerisinde cereyan etmektedir. HSYK  kararı 2. bir Ferhat Sarıkaya olayıdır. HSYK ve Yüksek yargı organları artık vesayetçi zihniyetin muhafızlığı rolünü terk ederek, toplumun önünü açan, çağdaş, demokratik, hukuk devletinin gereklerine yakışır tarzda davranmalıdır.

Bu vesile ile HSYK nın kararını ve yüksek yargı organlarının açıklamalarını şiddetle reddettiğimizi ifade etmek istiyoruz. Yüksek yargı mensuplarının kayıt dışı siyasi aktörler gibi davranması en başta yargıya olan güveni zedelemekte olup, bu tür tavırlara bir an önce son verilmelidir. Hukuka ve hukukçuya güvenin kalmadığı bir ortamda toplumun nereye savrulacağını kestirebilmek mümkün değildir. Sorumluluk sahibi tüm kurum, kuruluş ve kişileri aklı selime ve hukuka davet ediyoruz.

ÇİN KATLİAMINA SESSİZ VE TEPKİSİZ KALINMAMALIDIR

Doğu Türkistan’da yaşayan bir gurup Uygur Türkü Aydının, Çin’in yürütmekte olduğu asimilasyon politikalarını protesto için 26 Haziran günü yaptığı gösteri Çin Polisi tarafından ateş açılarak ve onlarca kişinin ölümü ile engellenmiştir. Demokratik protesto haklarını kullananların üzerine ateş açılarak silahsız insanların


öldürülmesi üzerine başlayan olaylar çığırından çıkmış ve resmi açıklamaların aksine, sivil kaynaklardan alınan bilgilere göre öldürülen Uygur Türkü sayısının 2 bine yakın olduğu ve Çin hükümeti tarafından gerçek sayının gizlendiği anlaşılmıştır.

 

Çin hükümeti, Uygur halkına karşı yürüttüğü asimilasyonu sona erdirmek ve demokratik açılımlar ve çözümler sağlamak yerine, asker ve polis gücünün yanı sıra sivil Çinlileri de silahlandırmak sureti ile olayları büyütmüş ve Uygur Türklerine karşı tam bir vahşete dönüşen katliamlara neden olmuştur.Uygurlara ait başta camiler olmak üzere meskenlerde dahil bir çok yapı yıkılıp imha edilmiştir. Uzun yıllardan beri sürdürülen göç politikaları nedeni ile bölgedeki nüfus dengesinin bozulduğu yetmiyormuş gibi iş bu katliamlarla da bölge halkı yok edilmek istenmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın da ülkede olduğu tarihlerde başlayan bu katliamlar açık bir saygısızlıktır. Bir ırka karşı ayrımcılık,yaşama hakkının hiçe sayılması,orantısız güç kullanma, kötü ve fena muamele, sistematik işkence, dil ve kültürel değerleri ortadan kaldırma, etnik yapıyı bozmak niyeti ile zorunlu göç ve iskan politikaları yürütme, ekonomik ve sosyal haklardan mahrum bırakmak Uygur Halkına karşı yürütülen özel bir proje olup insan hakları en hoyrat ve ölçüsüz biçimde Çin Hükümetleri tarafından ihlal edilmektedir.

Mevcut durum itibarı ile bölge halkına yönelik saldırılar devam etmekle birlikte, yakın bir gelecekte Uygur Halkına yönelik olarak sistematik tutuklama, hapsetme,sürgün ve idam olaylarının gerçekleşmesi beklenmektedir. Daha şimdiden adil olmayacağı belli olan bu uygulamaların engellenmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Barolar olarak,TBMM ve hükümeti her biri ayrı bir insanlık suçu oluşturan bu vahşetin durdurulması ve bölge halkının insani ve demokratik haklarının korunması açısından acil girişimlerde bulunmaya ve tedbirler almaya çağırıyoruz. Bu husus Türkiye Cumhuriyetinin insani ve tarihi sorumluluğu altındadır.Başta BM teşkilatı, uluslararası kurum ve kuruluşlar ve özellikle üyesi bulunduğumuz Güvenlik Konseyi acil toplantıya çağrılarak kalıcı ve etkili çözümler üretilmelidir.

Basın Açıklaması - HSYK (17 02 2010)

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun 17.02.2010 günü Olağanüstü olarak yaptığı toplantı sonrasında Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının  özel yetkilerinin kaldırıldığı açıklanmıştır.HSYK yı Olağanüstü bu toplantıyı  yapmaya sevk eden sebep ise;  bir süredir Erzurum Özel Yetkili Savcılarının yürütmekte olduğu ve


Ergenekon terör örgütü iddiası  ile bağlantısı olabileceği düşünülen soruşturmada en son Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının  Gözaltına alınmasıdır.

Ülkemizde yıllarca Savcılık yapmış, 1.sınıfa ayrılmış  ve halen bir ilin Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapan bir kişi hakkında böyle bir soruşturmanın ve gözaltının olması, devamında çıkarıldığı mahkemece tutuklanması kararı verilmesi tabii olarak tüm ülke gündeminde çok büyük bir yankı uyandırmış olup ayrıca biz hukukçular tarafından da pür dikkatle izlenmektedir.

Biz hukukçular, Hukukun ve Ceza yargılamasının öngördüğü sınırlamalar ve koyduğu kurallar çerçevesinde hiçbir kimsenin kanunlar karşısında farklı, özel bir statüsü ve konumu olamayacağına inanmaktayız. Ancak hiçbir kimsenin de  mahkemelerce suçluluğuna karar verilene kadar ve bu karar kesinleşinceye kadar suçlu sayılamayacağını her zaman ilk evrensel hukuk ilkesi olarak kabul etmekteyiz. Tüm bu devam eden işlemler ve uygulamalar aşamasında asıl dikkati çeken husus ise HSYK tarafından olağanüstü ve alelacele verilen karar olmuştur.

Son HSYK kararında, Türkiye Cumhuriyeti  Anayasa’sı hükümlerine, Hakimler ve Savcılar kanununa ve HSYK kanununa aykırı bir uygulama görülmektedir. Bu HSYK kararı geçmişte bir günde alınan Ferhat Sarıkaya  kararını çağrıştırmış olup, alınan kararın alelacele, kanuna ve teamüllere aykırı şekilde alınması  öncelikle biz hukukçularda ve tüm toplumda şüpheyle ve hayretle karşılanmıştır.

Elbette ki yukarıda zikrettiğimiz üzere herkes kanunlar karşısında bir gün hesap vermek zorunda kalacağını bilmeli ve gereğinde de işlemleri denetlenmelidir.             Bu doğrultuda HSYK tarafından  yetkileri kaldırılan savcıların işlem ve eylemlerinin denetime tabi olacağı da tartışmasızdır.

Hakkında açılmış davalar  ve birden fazla soruşturma dosyası bulunan bir çok savcı ve hakim hakkında aylardır HSYK tarafından son karara benzer yönde hiçbir işlem yapılmamış iken, gözaltı işlemini yapan savcılar hakkında böyle bir karar alınması kurul hakkında korumacılık ve kayırmacılık yapıldığı izlenimi oluşturmaktadır ve bu karar manidar bir karar olarak değerlendirmeye açık bir durum almıştır.

 

Kamuoyunda bu karar ile soruşturmanın devamının ve sonucunun etkilenmeye çalışıldığı değerlendirmesi yapılması ise hukuk açısından onarılmaz kayıplara yol açmıştır.

Ülkemizin Demokratik Hukuk devleti ilkelerini güçlendirmesi beklenen, hukukun üstünlüğünün hakim kılınması sonuçlarını doğuracak nitelikteki   derin yasa dışı yapıları çözmeye  yönelik soruşturmalar ve kovuşturmalardaki hakim ve savcılar ile ilgili olarak HSYK’nın son dönemde sürekli tasarrufta bulunma ve yer değiştirme girişimi tartışmaları arasında verilen bu son HSYK kararı  bu kurulun tarafsızlığı, bağımsızlığı, hukuk devleti ilkesine bağlılığı ve üyelerinin eylem ve işlemleri hakkında handikap oluşturmuştur.

Yıllardır süre gelen Hakimlik teminatı, yargının tarafsızlığı  ve bağımsızlığı tartışmaları içerisinde gelinen son nokta da ; HSYK’nın tamamen bağımsız olduğu ve kimsenin denetimine tabi olmadığı, ancak hakimler ve savcıların  HSYK görüş ve kararları ile  tamamen bağlı olduğu , Hakim ve savcıların akıbetlerinin HSYK üyelerinin iki dudağının arasında olduğu net  şekilde bir daha ortaya konmuştur.

Biz hukukçular bu kararın sadece Erzurum Özel Yetkili savcıları yönünden alınmış bir karar olmadığını, bu kararın devamında diğer illerdeki Özel Yetkili savcılar tarafından yürütülen Ergenekon, Faili meçhuller, KCK , Eylem planları, Darbe planları soruşturmalarını yürüten savcıların yetkilerini kaldırmaya ve görev yerlerini değiştirmeye  yönelik  bir  operasyonun başlangıcı olduğunu geçmiş tecrübelerimiz ışığında net olarak görmekteyiz.

Bu karar ile demokratik hukuk devletini güçlendirecek ve Hukukun üstünlüğünü hakim kılacak soruşturmaların önü kesilmekte, 10 yıllardır ülkemizi sarmış karanlık ve derin yasa dışı yapılanmaların hukuk önünde hesap vermesinin önü kapatılmaktadır.

Son alınan karar sürecinde HSYK tarafından gözetilmesi gereken  Evrensel hukuka bağlılık , objektiflik ve Tarafsızlık ilkelerini ise bu safhada değerlendirmek  abesle iştigal olarak gözükmektedir.

HSYK kararının yargı üzerinde oluşturacağı negatif olumsuz yansımaları şimdiden kaygı ile karşıladığımızı, HSYK kararını hukuki ve yerinde bulmadığımızı kamuoyuyla saygıyla paylaşırız.

18.02.2010

Anadolu Hukuk Derneği Adına

Av.Süleyman Gürkök

Balyoz Darbe Planı Hakkında Basın Açıklaması

Biz hukukçular, Taraf Gazetesinin haberi ile Türkiye gündeminde ciddi bir şekilde tartışılmaya başlanılan “ Balyoz Darbe Planı” nı yakından takip etmeye, titizlikle planın detaylarını öğrenmeye ve incelemeye çalışmaktayız. “Balyoz Darbe Planı” haberinden sonra ülkemizde her zamanki  gibi bir refleks ortaya çıkmış bulunmaktadır.


Haberin ve dolayısıyla darbe planının mutlak doğru olduğunu savunanlar ile mutlak yalan olduğunu savunanlar arasında bir tartışma başlamıştır.

Bizce, böyle haberler sonucu, bu haberler ve planlar hakkında peşin önyargı ile yargılama yapmamalı  ve hüküm kurulmamalıdır. Bu haberlerin ve planların doğruluğunu, varlığını, içeriğini  Yasal görevli kurumlarımız, hukuk sistemimiz içerisinde değerlendirmelidir. Zaten bu haberin gazetede yayınlanmasından itibaren görevli   savcılar haberleri ve planları  incelemektedirler ve soruşturma başlatılmıştır. Hukuki olarak gereğinin yapılacağından şüphe duymamalıyız.

 

Bu tartışmalar esnasında  görüyoruz ki; hangi görüşe, düşünceye, siyasi partiye mensup olursa olsun  insanlarımız öncelikle, TSK’nın ve başkaca yasa dışı oluşumların ülkenin yönetimine müdahale oluşturacak  girişimlerine   kesinlikle karşı olduğunu net bir tavırla bildirmekte ve beyan etmektedirler. İnsanımızın bu duruşu geleceğimiz adına umut vericidir.

 

Bizlerin, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak asıl yapmamız gerekli olan şey, Ülkemizde Anayasal düzeni bozmaya yönelik, Demokratik hukuk düzenini ve meşru hükümeti yıpratmaya yönelik  girişilecek hiçbir fikir ve hareketin , bu toplumun hiçbir kesiminde kabul görmeyeceğini, böyle  girişimlerin karşısında toplumun topyekün birlik olacağını göstermektir.

 

Bu yolda da ülkemiz sivil toplum örgütleri ve yurttaşları, Temel Hak ve Özgürlüğüne karşı girişilecek bir eyleme karşı tepki ve tavrını, ülkenin istikrarını ve huzurunu bozmaya yönelik hareketlere karşı duruşunu ve hassasiyetini, Demokrasisine sahiplenme iradesini her türlü yasal çerçevede her ortamda ortaya koymalıdır ve göstermelidir. Böylece toplumun bilinci ve haklarına karşı duyarlılığı, bundan sonraki süreçlerde bu tür planların yapılmasına ve uygulanmasına fırsat  vermeyecektir.

 

Biz hukukçular olarak, Ülkemizin Anayasal, Demokratik düzenini bozmaya ve yıpratmaya, temel hak ve özgürlükleri zedeleyecek, ülkenin hukuki kazanımlarını ihlal edecek her türlü girişim ve oluşumlara asla fırsat vermeyeceğimizi ve her zaman  karşısında olacağımızı belirtir,

 

Kamuoyuna saygılarımızı sunarız. 23.01.2010

 

Anadolu Hukuk Derneğ Adına

Başkan

Av.Süleyman Gürkök

BASIN AÇIKLAMASI (25 07 2009)

Bir aydan fazla bir süredir, HSYK’nın yaz kararnamesinin çıkmamasının yarattığı gerilimi, tartışma ortamını kaygıyla izliyoruz.Bugüne kadar, Adalet Bakanı’nın HSYK Başkanı, Müsteşarın da doğal üye olması HSYK’nın yürütmenin etkisinde kaldığı, dolayısıyla tarafsız ve bağımsız olmadığı şeklinde eleştiriler yapılmasına neden olmuştur.


Kararname tartışmasıyla geçen bu süreçte kamuoyuna yansıyan bilgilere baktığımızda; kurulun bağımsızlığını zedelediği  düşünülen Adalet Bakanı ve Müsteşarının, Kurul Üyesi Yüksek Yargı Mensubu üyelerin tutumuna rağmen yargı bağımsızlığını korumaya çalıştıklarını görmemiz hukuk adına esasen üzücü bir durumdur.

 

 Hakim ve Savcıların mesleğe kabul edilme, atama, nakil, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma, yükselme gibi özlük haklarını ve çalışma koşullarını belirleyen, hayati öneme sahip bir kurul olan HSYK’nın mensubu bir  üyesinin, görülmekte olan ve kamuoyunun ilgiyle takip ettiği bir davanın sanığı ile aynı karede görülmesi ve bu durumun Kurul Başkan Vekili tarafından ‘herkesin kişisel ilişkisi olabilir’ şeklinde  geçiştirilmesi, yargı ve hukuk camiasının bu duruma seyirci kalması  kabul edilemez.

Kurulun ve görüşmelerin kilitlenmesinin özellikle görülmekte olan önemli bir kısım  dava ve soruşturmaların Hakim ve Savcılarının yerlerinin değiştirilmek istenmesinden kaynaklanması, kamuoyunda ve biz hukukçularda; söz konusu davaların ve devam eden soruşturmaların seyrini etkilemeye yönelik ısrarlı,  sistemli bir gayret olarak algılanmaktadır.

Bu süreç tüm yargı mensuplarını tedirgin etmiş, HSYK’nın bağımsızlığı ve tarafsızlığını zedelemiş,  hakimlik teminatının da rafa kaldırıldığı izlenimini doğurmuştur.

HSYK’nın işlemlerinin yargı denetimine açık olmaması,  demokratik hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamakta, aynı zamanda Anayasanın hakimlik teminatı ilkesi ile de çelişmektedir.            Tam yargı bağımsızlığının sağlanabilmesi, hakim ve savcıların gerçek manada hakimlik teminatına kavuşabilmeleri için; HSYK‘nın yapısının değiştirilmesi, işlemlerinin yargı denetimine açılması zorunlu olup,  bu konudaki Anayasal düzenlemenin derhal gözden geçirilmesinin gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur. 25.07.2009

 

Av. Süleyman Gürkök

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Sürekli ve yoğun bir şekilde insan hakları ihlalleri yaşanan ülkemizde kadınlar, tüm diğer daha az korunaklı zayıf gruplar gibi daha fazla hak ihlali yaşamaktadır.
Toplumsal alanda ayrımcılık, aile içinde şiddet, cinsel istismar, eğitim hakkından mahrum bırakılma,


işsizlik ve sayamayacağımız kadar çok çeşitlilikte engelleme ve haksızlıkla karşılaşıyoruz.

 

Kadınlar, dünyayı güzelleştiren ince ruhlu sanatçılar. İnsan onuruna yakışır yaşamayı fazlasıyla hak eden kadınların özgür olmadığı bir toplumda diğer insanların da özgür olamayacağı da bir gerçek.

Yasal düzenlemelerle yada sivil toplumun gönüllü çabalarıyla kadınların desteklenmesi, eğitimi ve aile ve toplum hayatında hak etiği yeri alması ve korunması için ciddi bir emek çaba sarf edilmektedir. Hemen herkes toplumun çağdaş olduğunu, kadınların özgürce okuyup çalışabildiğini ve eşine kız kardeşine annesine şiddet uygulamadığını söyler. Ancak kadınların hemen hepsi de engellendiğini, ayrımcılık yapıldığını hisseder ya da şiddet görür.

Demokratik ve ekonomik açıdan geri kalmış ülkemin güzel kadınları.

Aile üyelerinden çoğu zaman teşekkür bile duymadan özveriyle içtenlikle çalışan üreten emektar ev kadınları,

Bebeklerden sabırla emekle yetişkin insan yaratan anneanne, babaanne, hala, teyze, ablalar.

Kadınların hangi saatte nerede olması gerektiğine karar veren el alem ordusunun içinde çalışma hayatında kendine yer açmak için çabalayan iş kadınları,

Madenlerde ölen işçilerin eşleri,

Terörle mücadele sürecinde hayatını kaybeden gençlerin anneleri,

Köyünden zorla göç ettirilen kadınlar,

Canlı canlı toprağa gömülen kız çocuğu,

Üniversite kapısından kovulan türbanlı kız öğrenci,

Çöpten kağıt toplayan kadın,

Denizlerin Erdalların anneleri.

Yurdumun tüm çileli kadınları.

Kadınların ve tüm insanların kendini gerçekleştirmesinin önündeki tüm yasal ve sosyal engellerin aşılması için kararlıyız ve mücadele edeceğiz. Umudumuz kadınlar için insanlar için yaşanılabilir bir Türkiye.

Tüm kadınların ve kadınlara değer vermeyi bilen, anlayabilen, seven herkesin kadınlar günü kutlu olsun

Avukat

Gülay Pancar

BASIN AÇIKLAMASI (07 02 2008)

Anadolu Hukuk Derneği olarak biz hukukçular her zaman ve her zeminde ifade ettiğimiz gibi Hukukun mutlak üstünlüğüne, demokrasinin vazgeçilmez bir yönetim biçimi olduğuna, temel hak ve özgürlüklerin her şart altında korunması gerektiğine, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olan


kuvvetler ayrılığı prensibine olan inancımızı bir kez daha ifade etmek isteriz.

 

TBMM gündeminde olan ve görüşmeleri devam eden Anayasa Değişikliği gündemi kapsamında yapılan açıklamaları, tartışmaları, gösterileri ve sergilenen üslubu hukukçu olarak bizler kaygıyla ve endişeyle izliyoruz.

 

Gündem Temel hak ve özgürlükler alanındaki sınırlamaların kaldırılması olmasına rağmen üzülerek görmekteyiz ki tartışmalar başka başka alanlara taşınmaktır. Açıklamalar toplumu kutuplaşma ve ayrışmaya sevk eder bir içerik kazanmaktadır.

 

Yasama yetkisini halk adına kullanmakla görevli olan TBMM ‘nin iradesine ipotek koyma tavır ve davranışlarının yargı mensupları ve akademik çevrelerce ifade edilmesi konuyu daha da vahim bir hale sokmaktadır. Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne inandığını ifade eden kimselerin bu inançlarına uygun davranış sergilemeleri gerekirken yaşanan olaylar göstermektedir ki bu düşünce sadece sözde kalmaktadır.

 

Özgürlükleri sonuna kadar desteklemesi gereken üniversitelerin ve öğretim görevlilerinin temsilcisi sıfatıyla açıklama yapan Üniversiteler Arası Kurulun bir kısım üyelerinin yaptığı açıklamalar da son derece talihsizdir. Bırakın özgürlükten yana olmayı yasakçı bir zihniyetin temsilciliği ve sözcülüğü yapılmakta, hukukla, bilimle ve çağdaşlıkla izahı mümkün olmayan söylemler dile getirilmektedir. Her türlü yasağa karşı en önde mücadele etmesi gereken bu kurumların temel hak ve özgürlüklerin kullanılması konusunda; bırakın özgürlükten yana bir tavır sergilemesini, yasakçı bir zihniyetin fanatik destekçisi gibi tavır ve davranış sergilemelerini izah etmek mümkün değildir.

 

Bir kısım sivil toplum örgütlerinin, özgürlüklerden korkan bir tavır sergilemeleri ve özgürlüklere hayır kampanyaları düzenlemeleri de dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde olmayan bir davranıştır. Bu ortamda bazı çevrelerin eski alışkanlıkları gereği demokrasi dışı çareler aradığı ve darbe çığırtkanlığına başladığını da görmekteyiz. Her şeye rağmen özgürlük savunuculuğu yapan sivil toplum örgütlerini ve akademik camiayı da burada övgüyle anmaktayız.

 

Kuvvetler ayrılığı prensibi gereği yargı yetkisini, millet adına kullanan yargının temsilcilerinin yaptığı son açıklamaları da hayretle ve endişeyle izlemekteyiz. Yapılan açıklama ve söylemler yargıçlar devleti çağrımı yapmaktadır.

 

Yaşanan son olaylar bir kısım siyasilerin aynı zamanda uzman birer ilahiyatçı olduğunu da öğrenmemizi sağlamıştır.

 

Konunun “ Temel Hak ve Özgürlükler”  kapsamında tartışılması ve değerlendirilmesi gerekirken, farklı açılardan yaklaşımlar sergilenmesini, olayı rejim aleyhtarı bir girişim şeklinde sunma gayretlerini iyi niyetli gayretler olarak değerlendirmek mümkün değildir.

 

Anadolu Hukuk Derneği olarak bizler; konunun her demokratik toplumda olduğu gibi yasal çerçevede kalınarak toplum ihtiyaçlarına uygun bir şekilde sonuçlanmasını bekliyor ve temenni ediyoruz.

Saygılarımızla.   07.02.2008

Av. Süleyman Gürkök

Anadolu Hukuk Derneği Başkanı